Elimize ulaştığında hemen o akşam okuduğumuz, mim koyduğumuz, güzel dizelerin altını çizdiğimiz ve hakkında bir yazı yazmak için bir kenara ayırdığımız şiir kitapları vardır. O şiir kitaplarının hakkında bir yazı yazmadan yeni kitaplar çıkar; icabında onları da bir akşamda okurum, severim, çarpıldığım dizelerin altını kurşun kalemle çizerim. Böylece bende hakkı ve hatırı kalan şiir kitapları sayısı altından kalkılmayacak bir hal alır. Daktilonun, alışkanlığı bağışlayın, bilgisayarın tuşlarına basarken, sevgili Osman Özbahçe’nin Kral’ı, Hakan Arslanbenzer’in Türk Şiiri 2005’i, Hakan Şarkdemir’in Tadat’ı, Ömer Erdem’in Evvel’i, Cumali Ünaldı’nın Kalbim Ey Divane’si, Cafer Turaç’ın yeniden merhaba diyen Sessiz Redifleri, Cevdet Karal’ın Hilkatin İlk Günleri, Hüseyin Kaya’nın Çekil Gideyim Hayat’ı… yazıyı şiir kitapları ismiyle doldurmayalım, ilk gözümüze çarpanlar bunlar ve daha niceleri yandaki “okunmuş ve hakkında yazı yazılacak kitaplar” rafından şiir kitabı oynaklığıyla kaş göz ederek, ne haber yazar kardeş, hani bizden de bahsedecektin diye ihmalimi yüzüme vurmaktadırlar. Hakları vardır ve dahi hatırları da vardır; nasip olursa ödeşmek boynumuzun borcudur. Araya giren ve değini düzeyinde de olsa kendinden bahsettiren kitapların ayrıcalığı ancak nasiple izah edilebilir. İşte, Kırk Gri Hırka’ya bürünen Sebepsiz Serçe donundaki şairimiz Suavi Kemal Yazgıç’ın Taş Suya Değince adlı şiir kitabı da bu stadyuma gayri nizami giren kitaplardandır.

Suavi, bu ikinci şiir kitabında, yaklaşık on yıldır dergi sayfalarında boy gösteren şiirlerini bir araya getirmiş ve suya isabetli bir taş atmıştır. Buraya kadar okuduğunuz satırlar da icabında sudaki halkaların himmetiyle ve hikmetiyledir.

Esasında şiir dediğimiz “eylem” şu önlü ve sonlu dünyada suya taş atma eylemidir. Taş suya değmişse onun “şiir” oluşundan haberimiz olmuş demektir. Yoksa her şair tabiatlı her muzip çocuk suya taş atma eğilimindedir ve isabeti ölçüsünde de şairdir. Bu yargı/hüküm cümlelerinin soğuk kaçtığını ben de biliyorum lakin nihayetinde söz şiirden çıkıp yazıya dönüşünce bilincin yalnızca üstü konuşmaktadır.

Lafı uzatmadan tekrar etmek gerekirse, Suavi’nin kitabı, Asım Gültekin’in kulakları çınlasın, 2007’nin esaslı beyaz haberlerinden biridir. O haberi, karınca kararınca şiir okuyucusuna ulaştırmak ve taşın suya değdiği andaki sesi ve etkiyi seyre çağırmak icap eder. Yaptığımız da nihayetinde budur.

Kitaptan, tadımlık niyetine “Geçmiş Zaman Açıları” adlı şiiri buraya almak paşa keyfimizin tasarrufundadır. Yoksa biz de biliriz her şiirden çarpıcı dizelerle yazıyı şaha kaldırmayı lakin Nasreddin Hoca’nın “doymak da bir tatmak da bir” hesabı okuyucunun, nasılsa her şiir hakkında fikir sahibi oldum, kitabı alsam da bir almasam da bir demesinden korkulur. Ey okuyucu, o “açı”nın dereceleri ve şairimizin şiirinin anahtarı işte bu şiirdedir.

“Geçmiş Zaman Açıları”

boğaz’da çiviyazısı gemiler arasında
italik yelkovan sürüleri
orada kayıp bir cenin
belli belirsiz gülümserken
ve bilmediğimiz bir dilde
şarkılar uydururken hayat için
hatırlıyorum kâbus korosunun
o anlayamadığım hitabını
“şimdiazsonrahiçbirzaman”

haliç’te içli bir mandolin
akortsuz düşleriyle
ses verirdi
hep çocuk kalacak bir yetimin
içinde biriktirdiği itirazlara
ki kimse duymazdı onu
çöplenen martılardan başka
ve bukağı tam da yürekteyken
“şimdiazsonrahiçbirzaman”

yaşlı bir babaydı iskelede
unutmuş kendini ıslatan bütün dalgaları
unutulmuş kendine bağlanan vapurlarca
bütün çocukları ölmüş bir baba gibi
gözleri sebepsiz yere ufukta
ve unutmadığı çocuklarıyla konuşurken
hiçbir martı konamıyor
o kör bırakılmış babaya
“şimdiazsonrahiçbirzaman”
(Taş Suya Değince, s.26–27)