“Füsus”da varlıklara “Rahmani Nefes” diyor İbn Arabî.
Rahmani Nefes”deki belirme ve varlıkların kaynaklarına da “kelimeler”. Peygamberlere “Kelimetullah” denilmesi de buradandır, diyor. Daha sonra uzun uzun “Nefsin tezahürü”nde istidat, hâl ve dil üzerinde duruyor.
İşte Âdem de âlemin “nefsi”dir. Âlemin vücudu Âdem(insanoğlu)dir.
Âdem’den âleme, âlemden Âdem’e dönüş: varoluş döngüsü: Nefes/nefis.
Dıştaki serin havanın içe alınması; içteki sıcak, sarmalayıcı havanın dışa verilmesi: Büyük Bütün’e katılma; büyük bütün’ün aynası; kendisi olma.
Bu Nefes’in Rahman ismiyle ilişkisinde kurulur.
Rahman Allah’ın en büyük ismidir ve Allah’ın bütün yaratıklarına koşulsuz merhameti demektir.
Allah’ın bir şeye rahmet etmesi esasta ona varlık vermesidir ve Rahman isminin hâli aslisi de eşyaya varlık vermektir. Nefesi Rahmani her şeyi var etmekle âleme engin bir rahmeti ve iyiliği de kazandırmıştır.
Daha sonra isimler meselesi gelir, “âlem büyük insan” meselesi.
İnsan; “nefsi nâtıka”.
“İlahi Nefes: İnsan-ı Kâmil”.
Âlemin yaratılışındaki gaye kamil insandır.
Âlemin anlamıdır kamil insan. Hakk ve âlem arasındaki “geçit varlık”tır.
Nefs, Rahmani Nefes’ten istiare olarak varlığın mahiyeti üzere bereketlenmektir.
“…Nefsini aydınlığa çıkaran kurtulmuş, onu karanlıkta bırakan/örten kaybetmiştir.” (Şems; 9, 10.)
Âdem (as)’daki “İlahi Hikmet” sebebiyle Âdem (as) âlemdeki bütün mertebeleri, varoluşun mahiyet ve hakikatini bütünüylü taşıyan ilk insandır.
Şit (as) ise, özündeki “nefs” hikmeti sebebiyle Âdem (as)’in temsil ettiği hakikatten sonra ilk mertebe olan “Rahmani nefes”; varlığın gerçeklik ve oluşlar âlemine yayılmasını temsil eder.
Nuh (as) gizem’in istilaya başladığı bir zamanda tenzih mertebesidir…
Ve İbrahim (as)… İbn Arabî, İbrahim (as) için “mehimî” hikmetten sözeder.
Şiddetli aşk, aşkın şiddeti. Sonra fena ve beka. Hakk varlığının varlığını istila etmesi. Gözün, kulağın, dilin, elin, ayağın O olur, O’dur. Hakk senin varlığında zahir olur, sen O’nun varlığında gizlisindir. Sen O’nun aleti olmuşsundur.
Cenabı Hakk zuhur ettiği yerlerde, zati kimliği ve subuti sıfatlarıyla âdemoğulları içinde önce Hz. İbrahim’e tecelli etmiştir. Böylece sevgi, dostluk, şaşkınlık ve hayretin mazharı olmuştur. Bu yakınlık ve sevgiden diğer peygamberler de hisselerini aldığından, Hakk ile kul arasındaki bu sevgi ve yakınlık göstermiştir ki; Kulun varlık gerçeğinin fenafillah makamında sabit ve baki olması gerekir. O’dur, her şey O’dur. “Varlık” yerini bulmuş, kul Hakk’ın aleti olmuştur.
İbrahimî hakikatin 20. yy nefesleyicisi Bediüzzaman Said Nursi bu yaklaşımı sürdürerek derinleştirir ve keskinleştirir; kanı koyultan şerbet gibi. İbrahim (as)’ın temsil ettiği Şefkat hakikatidir, tefekkürle birlikte yol sürer, der. Varlık için yol vermiş Rahmet; fena bulmuş, aslolmuş, beka üzre Hakk’a ermiştir. Şefkat üzre…Hayranlık ve hayretten doğan şiddetli aşk ile başlayan, Hakk ile kul arasındaki sevgi ve yakınlık, kulun fenaya erip Hakk’da beka bulmasıyla Şefkat doğar, şefkat kaplar her şeyi. Her şey O’dur. Kulun varlık gerçeğinin fenafillah makamında sabit ve baki olması Şefkat’tir. Varıp dönecekse de halka kul, şefkat ile, şefkatten, şefkatle, şefkat için, şefkate döner.

Sükût insanın “fıtri” halidir. İlk hâl. Âdem’in hali; isimler öğrenilmiş, Hakk bilinmiş, hakikat (ya da Heidegger’in “doğru”su) bilinmiştir. Söze hâcet yoktur.
Varlık “kendi/kendilik” hâliyle sürmektedir.
Her şey normaldir; sükût “normal hâl”dir; öz ortadadır, âyandır, “kendini açık etmektedir” (aletheia).
Sükut; enginliğinde dil’in, hâl’in, hakikatin, oluşun yayıldığı, sarmalandığı sınırsız/sonrasız kaplamdır.
Ama insanda varolan “fücûr:gizem” rahat bırakmaz yakasını. Gizem; şeytandır. Özü, varlığın hakikatini, doğruyu gizler/örter. Giderek bu örtü kalınlaşır ve varlık “görünmez” olur.
Konuşma, söz, gizemden beslenir.
Aşk dahi gizemden beslenir.
Şair gizem’in çocuğudur. “başıboş vadilerde” dolaşır.
[Şiiri zemmetmek değildir bu. Şiir aynı zamanda gizem’i yırtmanın/aralamanin tek yolu gibidir.]
Gizem’in yol açtığı durum [Heidegger’in “errancy”si]; gizem bizi yanlışa götürür. Ancak gizem aynı zamanda hakikate ulaşsma imkınını da taşır. Hem hakikate götürücü, hem yanlışlığa düşürücüdür. Örten odur çünkü.
Gizemsiz örtü kalkmaz; varlığın hakikati bilinemez.
Burada sürçmeden yola devam nasıl mümkündür?
İşte: Şefkat…
Şefkat; kurtarıcı, erdirici, fena kılıp beka buldurucudur.
Şefkat, Kulun Hakk’a erişi, Hakk’ın kula sirayetidir.
Sükut, Âdem (as)’in zamanıdır. Nefs bu ilk hâlden devamla Nefs hakikatiyle, varlıkla bütünleşme olarak Şit (as) zamanında gerçekleşmiştir.
Gizem (errancy) durumu Nuh (as) zamanına tekabül eder gibidir.
Ve Hakikatin kendisinin (gizemin perdesini aralayarak)
yeniden kendini gösterdiği, Varlığın kendini açık ettiği zaman, fıtrî, tabii, normal; olanı olduğu gibi görme; Abdi Aciz: Fena olmuş, beka bulmuş, varlık asliyeti sabitleştirilmiş kulluk: Şefkat zamanı İbrahim (as)’ın zamanıdır: Oğlunu hakikate kurban eder.

“İnsanın adının henüz anılmasının üstünden fazla bir zaman geçmediği” anlar sükut anıydı.
Sükut o zaman kurtarıcıydı.
Gizem yol buldu, yayıldı: Şimdi şefkat kurtarıcıdır.
Hikâyede anlatılır:
Sufiler yolda bir köpek leşiyle karşılaşır.
Hepsi tiksinip çevirmiş yüzünü. Biri “ne güzel dişleri var” demiş.
Bu, güzel bakma, güzel düşünme meselesi değildir sadece. “Doğru” olanı görmek, bir şeyin hakikatini görmek, hakikatine yüzünü dönmektir.
Hakikat ortadadır, belki burnumuzun ucundadır, gizem aramaya gerek yok; dişler parlayıp duruyor.
Öbürlerini öyle söyleten gizem, bu sufiyi böyle söyleten şefkattir.
İbrahim (as)’ın durumunda gizem der ki “Hiç bir baba oğlunu kurban edebilir mi?”
Şefkat der ki; “Hemi de öte gider. Kim kimindir, kim kime kurban oluyor? Hakk yokken oğlum var olabilir mi? Oğlum için varoluş sadece Allah’a adanış değil midir?”
Civcivi için aslanın karşısında aslan kesilen tavuk meseli;
tavukta şefkat, “diğerlerinde” gizem konuşur.
“Yalnız korku anı özgürleştiricidir” der Heidegger.
Korku anında ne konuşur: Şefkat.
Şefkat, bize kendi gerçeğimizi gösterir, bize anlamımızı verir, bizi anlamımıza iade eder, bize anlam katar.
Bu yüzden yol; “acz, fakr, şefkat ve tefekkür” yoludur.
Gizemden ve onun yol açtığı yanlışlıktan, sürçmeden nasıl kurtulacağız.
Nefsi teneffüsle, teneffüsün marifetiyle özü görünür kılarak, nefsi karanlıktan aydınlığa çıkartarak, açık ederek; özügür kılarak: şahsiyet olarak: “kul” olarak. Kendi fenamızda, Hakk’ın bekasına ererek.
Varlık içre ilerlemekle varilabilecek en sahih yol ve hikmetin, hakikatin açılışı; “kulluk hakikatine” ermektir.
Marifet, fena; buna yol verir.
Said Nursi’nin “acz, fakr, şefkat, tefekkür” diyerek kılavuzladığı yol buraya açılır.
Şahsiyet ise şefkat’le birlikte gelişmelidir, şefkat içre olmalıdır.
Sükut, aydınlıktır, fıtrattır, Varlık kendini sükutta ayan eder.
Gizem, fücurdur ve şeytandır.
Gizem bizi yanlışlığa düşürür, sürçeriz.
Ama örttüğü şeyin açıklığı yine gizemi gereksinir.
Cennette sükût kurtarıcıydı.
Gizem katmanlarının kalınlaştırıldığı durumlardayız; şefkat kurtarıcıdır.
Gecenin karanlığı beyazlığın kesafetindendir.
“Kara, kara!” Ak kıyılar göründü; bilirseniz Şefkatimdendir.