Kesinlikle pişman değilim. Suçlu da değilim. Eğer bir kabahatim varsa o da kafamın normal insanlardan biraz daha fazla çalışmasıdır ki bunun böyle olması için fazladan hiçbir çaba göstermedim. Dua dahi etmedim. Böyle doğmuşum, böyle yaşamak zorundayım. Tüm problemleri çabucak çözebilmek inanın ki hiç hoşuma gitmiyor. Çünkü istemediğim problemleri de çözüyorum. Doğduğum günden beri, acımasız bir şaşmazlıkla işleyen zihnim yüzünden hem maddi hem de manevi açıdan sürekli mağdur oldum. Problemleri okul sıralarında bırakabilmiş olanlara gıpta ediyorum. Varım, olduğum gibiyim ve bildiğim kadarıyla böyle oluşumla hiçbir kanunu çiğnemiş olmuyorum. Yaşamımın hiçbir evresinde yazılı ya da sözlü hiçbir kuralı ihlâl etmedim. Sicilim temizdir, öğrenim hayatım boyunca disiplin cezası dahi almışlığım yoktur.

Asıl konumuza gelmeden önce kendimden biraz daha bahsetmek ihtiyacı hissediyorum. Söylediklerim ve bundan sonra söyleyeceklerimin tamamı konumuzla doğrudan ilgilidir. Sizden tüm yazdıklarımı dikkatle ve sonuna kadar okumanızı rica ediyorum.

Orta Doğu Teknik Üniversitesi Matematik Bölümü’nü üç yıl önce bitirdim. Askerlik görevimi kısa dönem er olarak Kayseri’de tamamladıktan sonra, memleketim olan Trabzon’a dönmek yerine, bir iş bulup çalışmak niyetiyle İstanbul’a yerleştim. Babam devlet memuriyetinden emeklidir ve mazbut bir insandır. Annem ev hanımı, Trabzon’da, Yomra Fen Lisesi’nde okuyan bir kardeşim var. İstanbul’a yerleştikten sonra, üniversite mezunu koca bir adam olarak, aileme fazladan bir gün bile yük olmak istemediğimden, başvuruma olumlu yanıt veren ilk şirkette çalışmaya başladım. Yanlış hatırlamıyorsam iki yıl kadar önce oldu bu. Şirketin iştigal konusu aydınlatma gereçlerinin üretimi ve satışıydı. Merkez bürosu Taksim Gümüşsuyu’ndaydı. Birkaç ay yüksek tahsilli olduğum ve yabancı dil bildiğim için beni pohpohlayıp durdular. Bu arada ne zaman çok sıkıldığımı, kendimi gereksiz hissettiğimi söyleyip bana bir iş vermelerini istesem, beklememi, boş geçen günlerimin tadını çıkarmamı söylediler. Bekleyişle geçen dört ayın ardından beni aslında bir yanlışlık eseri işe aldıklarını ve şirkette bana uygun bir iş olmadığını anladım. Patrona gidip işten ayrılmak istediğimi söylediğimde adamcağız nedense oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi mahzunlaşıverdi ve hırçın bir ifadeyle maaşımı iki katına çıkardığını bildirdi. Paraya çok düşkün olduğumdan değil, sırf bir işe yararım umuduyla işe bir ay daha gidip geldim. Ve tahmin edebileceğiniz gibi o ay boyunca da bomboş oturdum. İstifa ettim, yeniden iş aradım ve maddi durumum çok parlak olmadığı için başvurumu kabul eden ilk şirkette çalışmaya başladım.

Önceki deneyimimden ağzım yandığı için bu kez görüşmem sırasında iş tanımımın ne olacağını sormuş ve satış mühendisi olarak istihdam edileceğimi öğrenmiştim. Mühendis olmadığımı ileri sürdüğümde müstakbel müdürüm ‘Zararı yok, ben de Siyasal’dan mezunum’ demişti. Sohbetin sonlarına doğru bendeki pazarlama yeteneğinden, birlikte yapacağımız yurtdışı gezilerinden ve işin püf noktalarını bana şaşılacak kadar kısa sürede öğreneceğimden konuşmuştuk. Ben de kendine çok güvenen bir budala olarak ona inanmış ve yüzlercesi arasından o şirkete başvurduğum için kendimi şanslı saymıştım.

Doğduğum günden beri tembelliğim ve vurdumduymazlığımla ilgili yüzlerce nutuk dinlemiştim. Artık daha az eleştirip daha çok yapacaktım. Yapacağım işlerin niteliği hiç önemli değildi. İşime dört elle sarılmak ve büyüdüğümü cümle aleme göstermek istiyordum.

İşe başlayalı bir ay olmamıştı ki müdürüm istifa edip kendi şirketini kurdu. Patronun ve şirketteki kıdemli teknisyenlerin katıldığı bir toplantıyla durumu değerlendirdik. Patron baş teknisyen Remzi Bey’in de desteğiyle makine satışını birlikte yürüteceğimizi söyledi. Benim gibi bir ‘mühendis’ için elektronik kontrollü metal işleme makinelerinin satışından basit ne olabilirdi ki. Patronum bana güveniyordu.

Evet, zaten asıl mesele satın alma kararını verecek kişilere fabrikalarındaki üretimin tür ve kapasitesine uygun makineleri önerebilmekti. Çok mutluydum. Satış görüşmesinde gerekebilecek bilgileri kabaca tasnif ettim. Kısmen sorarak kısmen de okuyup araştırarak işimin gereği olduğunu düşündüğüm ‘temel’ bilgileri edindim. Ve ilk satış görüşmemden, fiyat pazarlığı aşamasında patronun da katılımı sayesinde başarıyla döndüm.

Satış mühendisliğimin birinci yılı bitmek üzereyken bilmediğim bir nedenden dolayı başıma ağrılar girmeye başladı. Ve oturup biraz düşününce aylardır zihnimden kovmaya çalıştığım bir gerçek kafama dank etti. Aslında bir iş yapmıyordum. Görüştüğüm adamların büyük bir çoğunluğu anlattıklarımdan hiçbir şey anlamamışlardı. Hatta bir kısmı ne söylediğimi dinlememişti bile. Satın alma kararı irrasyonel bir biçimde oluşuyordu. Kapasiteden söz etmeye kalkıştığım zamanlarda havaların bozukluğundan ya da patronumu ne kadar uzun zamandır tanıdıklarından dem vuruyorlardı. Bakım maliyetlerine ya da makinelerimizin işleme kalitesine değindiğimde ‘başımızdakilerin’ ahlaksızlığından söz ediyorlardı. Ben ödeme koşulları diyordum, müşteriler askerlik anılarını anlatmaya başlıyorlardı. Rekabet, sektördeki fırsatlar diyerek onları ikna etmeye çalışıyordum, babamın ne iş yaptığını soruyorlardı. Satış ya oluyor ya da olmuyordu, ama neden olup neden olmadığını mantık çerçevesinde açıklayabilmek mümkün değildi. Belki beni ya da makinelerin ithal edildiği ülke olan İtalya’yı sevip sevmemelerine göre, belki bir tanıdıklarının tavsiyesine göre, belki de o günkü ruh hallerine göre karar veriyorlardı. Tüm yaşadıklarımın bir şaka olduğundan kuşkulanıyordum bazen. Çok sıkılmıştım. Beynim tüm bu saçmalıklara bir noktaya kadar dayanabilmiş, sonra ağrımaya başlamıştı.

İstifa ettim ve kısa bir süreliğine de olsa çalışmadan nasıl yaşayabileceğimi düşünmeye başladım. Niyetim kendime kendimi toparlayabilecek ve yeni bir işe başlamak için gereksindiğim cesareti toplayacak kadar zaman tanımaktı. İlk aklıma gelen borsa oldu tabii. Çabucak bilanço okumayı ve teknik analiz denen o saçmalığı öğrendim. Makro ekonomiye öteden beri ilgim vardı, bu konudaki bilgilerimi fiyat oluşumu ile ilgili teorilere ağırlık vererek tazeledim. Birkaç hisseyi üç beş gün izledikten sonra bir hafta boyunca boşa kürek çekmiş olduğumu anladım. Fiyatlar ortada hiçbir neden yokken sıçrayıveriyor ve birkaç gün içinde eski değerlerine dönüyorlardı. Kârsa aynı kârdı, ekonomiyse aynı ekonomiydi. Bu arada arkadaşlarımla sık sık buluşup masum miktarlarla kumar oynamaya başladık. Kumar oturumumuz duruma göre bir ya da iki gece sürüyordu. Seansı yirmibir ile başlatıp pokerle bitiriyor ve oyun süresince çok eğleniyorduk. Birkaç seansın ardından pokerde hep kaybettiğimi ve yirmibirde hep kazandığımı fark ettim. Günler geçti, yeni oyunlar oynadık, ama değişen bir şey olmadı. Çocuklar sonunda dayanamayıp açıkladılar: Elime iyi bir kağıt geldiğinde arkama yaslanıyormuşum. Yirmibirde neden kazandığımı sordum. Sedat ‘Neden kazandığını bilsek kaybetmezdik ki. Kek miyiz biz’ dedi. Haklıydı.

Nihayet asıl konumuza geliyoruz. O akşamdan sonra kafamı yirmibirde neden kazandığıma taktım. Ve süreci çözümleyip nasıl kazandığımı anladım ve sonra hep kazandım. Daha kolay karar verebilmeniz için yirmibirin nasıl bir oyun olduğundan söz edeceğim. Açıklamalarımı okuduktan sonra hakkımdaki iddiaların ne denli yersiz ve mesnetsiz olduğunu kolayca fark edeceğinize eminim. Oyunun nasıl oynandığını biliyorsanız da lütfen kusuruma bakmayınız. Kaldı ki kuralların açıklanması kısa sürecek, sonra da sıra ‘sırlarımı’ açıklamaya gelecek.

Yirmibir -İngilizce adıyla Blackjack- iskambil kağıtlarıyla oynanan basit bir oyundur. İki veya daha fazla kişiyle oynanabilir, ama ben açıklamalarımı iki kişilik versiyon üzerinden yapacağım, keza oyuncuların sayısı daha fazla da olsa değişen bir şey olmaz. Bir taraf kasa olur ve kağıtları bir kendine bir rakibe şeklinde teker teker dağıtır. Kağıtların değeri üzerlerinde yazan rakamlar kadardır ve vale, kız ve papaz da on sayılır.
Ve toplam puanı yirmibiri geçen oyuncu yanar. Elbette örneğin iki ya da üç karttan sonra kağıt istememe hakkı mevcuttur. İki taraf da yanmazsa puanı yirmibire en yakın olan kişi oyunu kazanır. Kasanın diğer oyuncudan farklı olarak kağıt istemek konusunda inisiyatifi yoktur, puanı 16 veya daha yukarıdaysa durmak, 15 veya altındaysa kağıt çekmek zorundadır. Hakkımda karar verebilmeniz için bir diğer önemli ayrıntı: Kasa olan tarafın aslında hiçbir konuda inisiyatifi yoktur, kazanıp kazanmaması oyun kuralları dahilinde tümüyle şansa bağlıdır.

Kasaya karşı oynayan kişinin yanana kadar dilediği kadar kağıt istemekte serbest olduğunu söylemiştim. Bu oyuncunun ilk iki kartı eğer onlu ya da muadili olan vale, kız ya da papaz ise bu kartları ikiye ayırmak, dolayısıyla bahsi iki katına çıkarmak şansı vardır. Ayrıca üçüncü kartını istemeden önce -üçüncü kartın istendiği durumda ilk iki kartın puan toplamının yirmibire yaklaşmayan bir sayı olduğu açıktır, zira eğer yirmibire yaklaşıldıysa istenen üçüncü kağıt oyuncuyu büyük olasılıkla yakacaktır- kağıtlarını ikiye ayırmaksızın bahsi iki katına çıkarabilir. Asa karşı sigorta, asın hem bir hem de onbir olarak sayılabilmesi gibi ayrıntılara girmeyeceğim, çünkü çok önemli olmadıklarını düşünüyorum.

Affınıza sığınarak şimdiye dek söylediklerimi bir özetlemek istiyorum: Kasa olan tarafın hiçbir inisiyatifi yok, ki bu durum oyunu bilgisayar ortamında programlamayı olanaklı kılıyor. Diğer oyuncu kart isteme ya da puanını yeterli görüp durma, kağıtları ayırıp ayırmama(split) ve üçüncü kağıdı isteyecekse bahsi ikiye katlama(double) konusunda akıl yürütüp doğru kararlar verirse kazanma şansını artırabilir. Nişantaşı Oteli’nin kumarhanesinde dört ay boyunca sürekli kazanmış olmamın nedeni bu üç karar olanağından doğru biçimde yararlanmamdır.

Aklınızdan hangi sorunun geçtiğini tahmin edebiliyorum. Tabii ki dünyanın en akıllı kişisi ben değilim ve tabii ki başkaları da benim gibi oynayıp kazanabilir. Bu noktadan itibaren sanıyorum istatistiksel bilgilerden yararlanarak bilgisayar yardımıyla yaptığım çalışmalardan biraz söz etmem gerekecek, ama daha önce kumarhaneler nasıl para kazanır, ondan bahsetmek istiyorum. Daha basit bir oyun olduğu için ruleti ele alalım. Rulet silindiri 49 dilime bölünmüştür ve şansınız varsa -paranızı doğru dilime koymuşsanız- 1’e 48 kazanırsınız. Eğer 1’e 49 veriyor olsalardı kumarhane ruletten hiç para kazanamazdı. Bu kumarhanenin toplam rulet hasılatı içinden kabaca %2 kar etmesi anlamına gelir. (Elbette rulette başka bahis türleri de vardır ama mantık aynıdır). Rulet masası her akşamı %2 kârla kapatmaz tabii, ama süre uzadıkça ortalama getiri %2’ye yaklaşır.

Bilgisayar aracılığıyla yaptığım hesaplamalarda ideal bir mantıkla yirmibir oynayan bir oyuncunun %51,5 olasılıkla kazanacağını hesapladım. ‘Tek akıllı sen misin’ sorusuna dönersek, en azından Türkiye’deki tek akıllının ben olduğumu söyleyebilirim, çünkü ideal oyun mantığını kurmak bilgisayar destekli uzun çalışmalar gerektirir. Bir de şaşmaz bir iradeyle, hep o mantık içinde oynamayı gerektirir ki çok kolay bir iş değildir bu. Yurtdışında %51,5 beklenen getiri geçerli değildir, çünkü onlar blackjack’e (oyuncunun doğrudan kazanmasını sağlayan özel bir durum) bire birçeyrek verirken Türkiye’deki kumarhaneler bire iki veriyorlar.

Nasıl oynayacağımı belirledikten sonra hafta içi her akşam Nişantaşı Oteli’nin kumarhanesinde yirmibir oynadım. Akşamda dört saat oynuyordum ve en küçük tutarla oynadığım için günde ancak 150 dolar kadar kazanabiliyordum. Zengin olmak gibi bir amacım yoktu, sadece ne yapmak istediğime karar verene kadar kendimi geçindirecek parayı kazanmak ve biraz da eğlenmek istiyordum. Bir iki hafta geçirdikten sonra bırakmayı düşündüm, ama şansım yaver gittiği için kazandığımı düşünmelerini istemiyordum, üstelik -haşa- cennetten farksız bir yerdi kumarhane. Yiyecek ve içecek parasız ve sonsuz denebilecek çeşitteydi, her yan yapay şelaleler ve havuzlarla donatılmıştı ve bizlere hizmet eden yüzlerce güzel -ve ne yalan söyleyeyim insanı çileden çıkaracak kadar seksi- kız vardı ortalıkta. Bir gün yanıma kumarhane müdürü olduğunu söyledikleri papyonlu bir adam geldi ve onbeş yıllık meslek yaşamında benim kadar şanslı birini görmediğini söyledi. Anlamlı ve alaycı bir biçimde gülümsedim ve ‘Belki de şans değildir’ dedim. Ertesi akşam da yaka paça götürüp nezarethaneye koydular beni.

Aslında tüm bu açıklamaları yaparken büyük bir azap hissettim, çünkü kumarhane yetkililerinin benim gibi bir amatörün birkaç hafta uğraşarak çıkardığı hesaplamaları yapıyor olmaları gerekirdi. Deniz içinde olup da denizi bilmeyen balık misali, hile yaptığımdan yok yere şüphelenip beni sizin karşınıza çıkarmış olmalarına çok üzülüyorum. Yüce bir makam addettiğim mahkemenizin bu tür bir işle uğraşmasına sebep olduğum için utanç duyuyorum. İşbu ifadeyi hiçbir baskı ve zorlama altında kalmadan hür irademle yazdım ve imzaladım.

En Derin Saygılarımla,
Hakim dirsekleri kürsüye dayayıp bulunduğum yere doğru eğildi. Sert bir tonla, ‘Bir diyeceğin var mı?’ diye sordu. ‘Emniyetteki verdiğim yazılı ifade dışında yok’ diye kekeledim. Avukatım söz aldı, üniversite mezunu olduğumdan, iki yabancı dil bildiğimden, geleceğimin parlak olduğundan, belirli bir ikametgahım bulunduğundan ve delilleri karartma şansım olmamasından söz etti. Tahliyemi ve tutuksuz yargılanmamı talep etti. Kalbim gümbür gümbür atıyordu. Hakim durdu, bir süre düşündü ve ‘Sanık vekilinin ileri sürdüğü gerekçeler mahkemece makul bulunduğundan tahliyesine karar verildi’, dedi. Derin bir oh çektim ve ürkerek dışarı çıktım. Yaşadığımız heyecandan dolayı gözleri yaşarmış olan babacan avukatımla kucaklaştık.

‘Şimdi ne yapacaksın?’ diye sordu. ‘Önce doğru dürüst bir yemek, sonra bir duş, sonra da üç beş gün hiç uyanmadan uyumak’, dedim. Durgunlaştı, ‘Ucuz atlattın. Tutuklama kararı verilseydi, en az beş altı ay yok yere yatardın’ dedi. ‘Yurtdışına çıkabilir miyim?’ diye sordum. ‘Çıkarsın tabii de, hayrola, firar mı edeceksin?’, diye sordu. ‘Kumarhanede kazandığım paraları döke saça harcamak ve içeride geçirdiğim kırksekiz saati unutmak istiyorum’ dedim gülümseyerek. ‘Daha oynayacak mısın?’ diye sordu. ‘Tövbe’, dedim. Vedalaştık. Adliyenin önünden bir taksiye atladım ve ‘Aksaray’a gideceğiz’ dedim. Cidden ucuz atlatmıştım. Önceki gece sabaha kadar uğraşarak yazdığım ve şimdi, salim kafayla düşündüğümde çok saçma bulduğum ifadem bir işe yaramış mıydı acaba.