Beyaz haber Değini

Rönesans-Fetih-Ayasofya ve politika

Paylaş

Suad Alkan

Rönesans, insanî bir yol aramaya başlamakla, 16. yüzyılın sonunda batı için olduğu kadar, doğu için de bir taze kan hüviyeti taşımıştır.

Barbarlığın ilânihaye sürüp gitmeyeceğini akıl eden reformcu Batı aydınları yanında, Doğu zaten yorulmuş ve insanı yeniden yorumlama iktidarını yitirmiş, zâhirdeki tecellilere bakmaktan bıkmış, gaipten sürekli bir işaret arama kaygısıyla kuşatılmış gibiydi.

Rönesans’ı hazırlayan iki büyük sebep:

1-Batı’da Hıristiyan taassubunun dayanılmaz noktalara sükûtu,

2-Doğu’da ise İslam düşüncesinin şeyhûhet dönemine yükselişi;

Binaenaleyh Rönesans’tan sonra putlaştırılacak olan esbaba yapışmaya pek gerek görmez oluşudur.

Batı’da Rönesans, kilisenin tabiata kapalı pencerelerini parçalayıp dışa bir açılışıdır.

Doğu’da ise aynı yüzyıl içinde tabiattan tecerrüt ve iç kemâli hisarlarla ve surlarla dışa yansımaktan alıkoyma endişesi hâkimdir.

Yani Batı kilise havasından kaçarken, Doğu sanki kilise havasına sığınmak ister.

İç ve öz o kadar olgunlaşmıştır ki, halk bu özün çarçur edilmesinden ürkmeye başlar.

Ferdî anlamda bu ürküntü, bireyin kendisinde de vardır. İnsan, doyuma ve kemale ulaştığını sandığı an, istikbal bir siyanürle silinir gözlerinden.

Havf ve Reca dengesi bozulur.

Doğunun esarete varan korkusu, içi, özü de tüketir.

  1. ve 17. Yüzyıllarda durumu muhafazada Doğulu aydınlarla Batı skolâstikçileri müsavidirler.

Çünkü Bizans, İstanbul’u kaybetmekle; Osmanlı Devleti de Kara Mustafa Paşa bozgunuyla dünyanın başlarına yıkıldığını sanırlar.

Bizans kendi kemalini imparator ve imparatoriçelerin inhisarına terk etmesine mukabil, halk aynı ihtişamı paylaşabilmek için adeta yabancılara davetiye çıkarmaktaydı.

Yani Bizans’ta olgunlaşmış olan medeniyet hadisesini halktan kıskanmak ve başkalarıyla ortaklaşmak haysiyetiyle Osmanlılara taban tabana zıt bir şekilde devletle halk arasında kutuplaşma vardı.

Ve Bizans Fatih’le ve İslamiyet’in daha önce kalplerini fethettiği Bizans halkıyla fethedilir. O kadar ki, Fatih’in askerleri, surlardan başka tek müdafaa vasıtası kalmayan İstanbul’a gelip dayandığında Bizans Rumları, Katolik Roma ile birleşip birleşmemek meselesi üzerinde sonu gelmez bir ihtilaf ve niza içindeydiler.

Rönesans da aslında aynı şeydir. Olayın derinliğinde görülür ki, batının kendi taassubunu parçalayıp tabiata dönüşü karşısında, en çok yorgun doğulu aydınlar sevinmişlerdir.

Çünkü hadise kendileri için de bir Rönesans zemini hazırlayacaktır. Ve doğulu aydınlar, haçlı seferlerindeki kültür alış verişlerinin Osmanlı Devletinin altın çağında batı için had safhaya vardığını bilirler.

Babası Sultan Murad 13 Şubat 1451’de ölünce 19 yaşında tahta geçen “Fatih” anadili Türkçe’nin yanında Yunanca, Arapça, Latince, Farsça ve İbraniceyi kusursuz şekilde konuşuyordu. Babasından da devlet yönetimi konusunda dersler almıştı.

Çocukluğunda okuduğu şark klâsiklerinin birinde Fatih “gemilerin karadan yüzdürülmesi” mecazî imajını şuur altına çoktan yerleştirmişti.

Bu sebeple Rönesans batının İslam tarafından topyekûn bir fethidir.

Rönesans 16. Yüzyılın başında bir taraftan reform hareketiyle Katolik mezhebinden Protestanlığa doğru tasaffi ederken diğer taraftan materyalizmin yeniden doğmasına yataklık edip müstebit bir yol tutarak Fransa’da Büyük İhtilal ile birlikte insaniyete karşı bir isyan olayının panayırını kurmuş, Fransa’yı anarşinin Doğu’ya sıçrama pistine çevirmiştir.

Avrupa’nın ikiyüzlülük sebebi budur.

Bu bakımdan Rönesans’ı İslam’ın batıdaki fethi sayarken batının aynı zamanda barbarlığı Doğu’ya sürüp, İnsaniyet-i Kübra’ya zemin hazırladığını ifade etmek istiyoruz.

Rönesans’tan zamanımıza kadar geçen batı dönemi bize göre bir kuluçka devridir. Bu dönemin nimetlerinden yeterince faydalanmasını bilemediysek de büsbütün nasipsiz de kalmadık.

Birinci ve ikinci meşrutiyet hareketlerindeki Batı ve İslam dengesi, asgari manada korunamamış olsaydı, demokrasi ve cumhuriyet nimetine eremezdik.

Batı, natüralist ve pozitivist dönemi geliştirirken, daha önce doğunun ne demiş olduğunu duymazlıktan gelmemiş olduğu içindir ki başlangıçta, doğunun tabiata açılmakta tereddüt etmediği gibi bugün kilise İslamiyet’e açılmağa karşı taassubunu kırmakla meşguldür.

İlk ürküntülere kapılarak, yani batı o eski Bizans ve roma gururuyla güvensizliğe dayalı bir politika sürdürerek uzun zaman doğuya sürdüğü haydutlarca doğunun harcanmasına göz yummasaydı, doğulularca kendisine bu kadar emniyetsiz bakılmazdı.

Doğu’dan daha çok alacağı ve öğreneceği olan batılı münevverler, doğuyu büsbütün gözden çıkaramayacağı için bugün yeni bir planlamanın hesapları içindedir.

Bu mânâda biz hem doğulu, hem batılıyız…

Yahut ta doğu-batı ötesinin çocuklarıyız.

Kendimizde var olanla doğulu, bizim için gerekli olanla batılı.

Sanat ve tekniğin dışında çağdaş bir hayatın sürüleceğini düşünülemez. Ama üçüncü Selim’in ve ikinci Mahmut’un engellendikleri hareketi uygulamak isterken batılılarca devlete musallat edilen siyasi parti hüviyetli uygar Patrona Haliller ve Kabakçıların deşifre edilmesi gerekiyor.

Üçüncü Selimi devirir gibi genç cumhuriyeti de devirmeyi hedef ittihaz edinen terör analiz edilmeli. Medya buna taraftar değildir. Taraftar olanlar da beceremez intibaını veriyor.

Doğudan daha çok öğreneceği olan insaniyetçi batının bu hürriyetler döneminde şuurlu Müslümanların Ayasofya için hissettiklerini ve düşündüklerini hesap dışı tutması kendisinin de aleyhinedir.

Hiçbir sosyal ve tarihi hadise, kültür sorununun dışında halledilemez