SERKAN IŞIN: Kültür sanat dergisi Mizan’ın kurucularından. 1976 İstanbul doğumlu. Kültür Koleji, Kabataş Erkek Lisesi’ni bitirdi. İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. 1991 yılında yazmaya basladı. 1997’de Düşlem Dergisi’nde ilk şiirini yayımladı. Bundan sonra ise; Uç, Altamira, Varlık, Bir Bilet-Gidiş Dönüş, Yeni Biçem, İmece vs gibi dergilerde şiirler ve yazılar yayımladı. İlk kitabı ‘Metropol Aşkları’ 1999 yılında Liman Yapımevi tarafından basıldı. Aynı yıl İnkılâp Yayınevi’nin açtığı şiir-öykü-roman yarışmasında şiir dalında ‘İki Şehir Arası Gece Ve Şeyler’ dosyası ile ödül aldı.

İnsanın ayırdedici vasfı nesneleri isimlendirmesidir. Ademoğlu ‘eşyanın isimlerini haber vermek’le varoluşunun kesin kanıtını göstermiştir. Nesnelerle ilişkisinin biçimi insanı belirler. Nesnelerin doğru isimlendirilmesi insani varoluşun temelidir. Bu isimlendirme şiirle mümkündür. Şiir sözcükleri önce tahrip eder; alışılmış/bozuk kalıplarından, konuşmanın sığlığından kurtarır onları ve kendi gerçekliklerinin katına ulaştırır. Sözcükler yeniden doğar, nesnelerle isimleri bir ve aynı olur. Yerini bulan nesneler hakikatin ışıltısıyla parlar. Bu parıltı şiirdir.
Şair ilişkide bulunduğu her şeyle sıhhatli bir bağ kurar. Bu sıhhatlilikte insani vurgu ve gerçekliğine iade temeldir. Eşyayı düzünden okumalıdır. Varolanların oluşlarında etkin olması gereken adalet bunu gereksinir. Belki şöyle de okuyabiliriz bunu; ademoğlu ilişkide bulunduğu her şeyle insani vurgu ve gerçekliğine iade temelinde bir bağ kurabilildiğinde şiirin dünyasına adım atmış demektir. Bu sıhhatli bağ şiirdir çünkü.

Nesnelerle isimleri arasındaki sıkı birlik şiirleşen bu sıhhatli bağın kurulmasını mümkün kılar. Başlangıçta nesneler ve onları temsil eden işaretler/sözcükler bir ve aynı idi. Her seslendiriş/isimlendirme nesnenin/eşyanın hakikatine aitti. Zamanla nesneler/eşya ve isimleri arasında büyük bir uçurum açıldı. Nesnelerin isimleri aidiyetlerini kaybetti ve sözcükler işaret ettikleri izi yitirdiler. Eşya ile isimleri arasındaki sıkı birlik kalktı. Varlık’ın sesi duyulmaz oldu ve Şiir’in izleri silikleşti. Ondan böyledir bunun acısını çeken her ademoğlu nesneler ve isimleri arasındaki bağı yeniden teessüs etme çabasındadır. İşte ‘gerçekliğine iade’/sözün sahihliği bu yüzden şiire ulaşan sıhhatli bağın temelinde yatar.

Serkan Işın’ın Nesnevî’si nesneler ve isimleri arasındaki birliğin yokoloşundan duyulan acının şiiridir. Nesneler ve isimleri arasındaki aynılığa yeniden dönmek, nesneleri ‘yerinde’ isimlendirerek gerçekliklerine iade etmek için bir ‘başlangıç’ gerektir. Nesnevî ‘başlangıç’ denemesidir: “Bir başlangıç gerekecek/nesneler için”.

Bu ‘çorak/çürük çağ’ın yoğaltılmış harcında ayaklarımız gömülüdür. Çağa ters düşünce ölürsünüz. Aşk ölür. Ve gerçekliklerinden/yerlerinden kopartılan nesneler tüketir anlamını hayatın. Nesnelerin isimlerini tanımlamaya/kurgulamaya çalışarak doğal dünyadan uzak başka bir dünya kurmuştur kentliler. Bu yüzden kenti açıp dışarda bırakır şair ve koruyabildiği nesnelerle dolu odasına kapanır. Nesnelerin, onların isimlerini bozan ‘kentliler’in elinde/önünde olması incitir şairi. Böylelikle nesneleri incitir şair, kargışlar onları ve ‘gerçekliklerine iade’ için yanar yakılır. Her sorusunda çağa ait bir şey ölür Serkan’ın, bir şeyin binası çöker.

Nesneler yerinden oynatılmış ve yerlerine konulmamışlardır. Kentin haramileri kaçırmıştır onları ve anlamlarını tüketmişlerdir. Serkan Işın, haramilerin kaçırdığı/sakladığı nesnelerin hazinesine girmiş, nesnelerin söyleşilerine katılmış; elini dilin hazinesine sokmuştur. Parmaklarının elmas olup çıktığını görünce de perestişle ürpermiştir. Nesnelerin isimlerinin doğru söylenişi birden müthiş bir senfoniye dönüşüp doldurmuştur her yanı.

Nesnelerin odası, nesnevî üst üste yığılmış şeylerle dolu bir depo değildir. Her şey’in, her ses’in, her nesne’nin bir anlamı vardır orada. Ve hazla karışık bir ahenk taşırlar. Nesnelerin şairin odasında/nesnevîde ‘birdenbire ve kendiliklerinden’ varoluşları metafizik bir ürperti (mi?) verir şaire. Neredeyse zamandışı gibidirler. Oda içindeki hareketlerimiz/gezintimiz, giderek oda içindeki varlığımız nesneler için bir dua, bir tapınmadır; vazgeçemeyiz, onlarsız olamayız, hep bizimle varolur, hep bizi yeniden üretirler. Kişi ancak nesneler içinde ve nesnelerle oluşabilir. Bundan kaçış yoktur. Bu yüzden nesnelere dokunduğunuzda aldığınızı yerine koymalısınız. Her şey yerli yerinde olmalı. Kendinizi kendi yerinize koymalısınız.

Yerli yerinde olmayan nesneler putlaşır, ruhsuz yaratımlara dönüşür. Herhangi bir şey oluverirler pencerenin bu yanında. Ve renklerini yitiriler karanlıkta; anlamlarını, varlıklarını. Siyahlaşıverirler, sessizce. Işığa bağımlıdırlar ve ancak ışık/güneş verebilir onlara varlıklarını. Bu ‘ilk görüş’ belki de biraz örter şairin bakışını ya da her şeyi örten çağın ışık/güneş karşısında ortaya çıkacak gerçek yüzünü göstermek arzusu perdeler onu. Gece/karanlık çok hakim bir imgedir oysa onun için. “Ve önce gece yaratıl”mıştır, “geceyi sevmekle başlar her şey”. ‘Gece benliği serbest kalır şairin.’ ‘Ve şairin mi’racı gecededir.’ Nedir öyleyse örtü: gece/karanlık mı, gündüz/ışık mı?

Işın, odasını neden modern kentin karşısına koymuş/kurmuş; “bakışımsız ufka” karşı değil. Arasıra “bakışımsız ufku” gösterse bile, hep kendi odasına döndürür bizi. Henüz ufku anlatacak kadar güvenmiyordur belki de bize. Eh, bizi ağırlayabileceği en iyi yer de nihayet odasıdır elbet. En gizli bölmelere dek gezdirir bizi odasında. Çekmeceler, defterler, ayakkabı kutusu, mavi tül, perde, şemsiye, mum, kibrit, hatta ‘haşır-huşur’ poşetler… Ve pencere.

Nesneler, bir yanda hem ‘çorak kent’in, fetişist kapı kullarının hizmetinde/önlerinde, hem de şairin odasında onun hizmetinde/önünde; sıradan bir duruş, “tamamen fiziksel yani”. Öbür yanda ise insanın da ait olduğu ‘büyük bütün’ün/doğal gerçeğin bir parçası. Işın’ın dizelerinde her iki durumu da yanyana yaşıyorsunuz. Nesnelerin, kentlinin/modern hayatın hoyrat ellerine bırakılmasına razı olmayan şair, onların doğal gerçekliklerine ait “gizem”i/ilk’e dönme çabasını hep korumaya, öne çıkarmaya çalışmakla birlikte onların mevcut görünümlerini/suretlerini, yani fiziksel durumlarını da bozmak istemez. Oldukları gibidir onlar işte; insan elini karıştırmadan. Bu biraz ‘çocuk safiyetini’, başlangıcın katışmamışlığını da taşır içinde. Nesnevî/şairin odası, oldukları gibi korur onları, yerlerinden oynatmaz. Odada kendi dillerini konuşurlar; “nesnelerin kendi aralarında/şeyce konuşması/bizi rahatsız etmeden”, “Çünkü nesnelerin dili peltektir/Haşır-huşur konuşurlar bizle/Çokca sessiz…az sesli/Bir yakarış”. Kendi hareketlerini yaparlar, sabır ve sükûnetle bizi izler/bize katılırlar. Gizli yanlarımızı/isteklerimizi farkederek onlara sesizce/sabırla hizmet ederler, yaşanılanları hiç unutmazlar/”Ah tatlı zehir tahattur”, “a’nı” hep sürdürürler; beklenmedik ve istenmedik kimi zaman. Oda bir bütündür, nesneler bir bütün. Nice yüzler taşırlar üstlerinde, nice yaşanmışlıklar. Ve bütün oda doludur bir ayakkabı kutusunda, defterler; “en nadide parçaları nesnevînin/ elbette defterler/çıldırtan defterler/çıldıran/eksik/kadersiz,zamansız/elyazmasını taşıyan o ender ve sıradan filler/…/defter/bir a’nın coğrafyası/kalem başsız akıncısı yazgının/yazmak cehennemse/defter/köz”. ‘Yeni şiirler, beklenilen mektup, çıkmayan dergi, ekmek içi bellek’; hepsi, hepsi. Yerleri değişse ne çıkar?!

Böyleyken gözü hep pencerededir Serkan Işın’ın. Gözü dışarda demek ki, içeriden hoşnut (mu?) değil. Neden kapıya dikilmez ki, çıkıp gitmez dışarıya? Pencere kentten bir türlü gözünü alamayışının mı, yoksa ‘şiir odası’ndan göz süzerken kentten öte bir şey görme arzusunun işareti midir? Sıkıntılı bir durum bu. Pencere biraz nesnesizliği, saflığı, yalınlığı, giydirilmemişliği taşır/simgeler gibidir. “Bakışımsız ufku” pencereden seyredebilir, hatta ona el sallayabilirsiniz. Öyle midir? Ya kuş gelir de konarsa pencerenin önüne, onu dışarda bırakmaz mı pencere? Ya “bakışımsız ufku” puslu görmemize sebep bir buğu varsa pencerenin bu yanında, içeride? Ya kapı; niçin hiç öne çıkmaz nesnevîde? ‘Kapıda/Tam eşikte/Şiirin sırtından in’dirir bizi Işın. Kapıdan içeri girince şiir bitiyor mu? Ya da şiir mi getiriyor onu odasına; bilinmez?!

Işın’ı anlayabiliriz, en az katışmışlık pencerededir. Yalıtırsak katışmışlıklardan ve sayarsak kendimizi bakışımsız ufkun, büyük bütün’ün karşısında, pencere bize doyasıya seyir imkanı tanır. Ahengi görür, işitir, hissedersiniz. Müzik yani; “ne aheng -gece müziği-“. Oysa kapıyı açıp büyük bütün’e, ahenge katılabilirsiniz. Şiir yani.

Nesnevî şiir uçlarıdır. Işın’ın ‘şiir odası/nesnevî’, ‘tüm metalardan yoksun bir melek’, beden dışarda kalır; “Ruhu mavi tül saydam”. Bu yüzden Işın’ın şiirleri kelimelerin salt dünyasında gerçekleşiyor. Ne sinema, ne resim, ne plastik sanatlar vb. fazla yer almıyor.

Nesnevî II, ağırlıklarından kurtulmuştur biraz. “Nesne nakliyat”ı içindir burası. Ruhun arka bölmeleri vardır, çekmeceler. Işın nesnelerin bulunduğu çekmeceyi açmıştır artık. Nesneler/eşya ‘gerçekliklerine iade’ edilir, hali hazır halleriyle doğal bütünlüğe katılırlar. Nesnevîdeki şiir uçları şiir açar burada. Şiir solur şair; “insan nefesinden mürekkep/ev”. İşte bu şiirsel doğruluş sayesindedir ki nesneler ve dil varoluşlarını/özgün durumlarını yeniden kazanırlar.

“Gecerken” iki biçimde okunabilir. Şiir söyleyip konuşurken birden hakim bir eda ile hikmetler dağıtan bir şair. Ya da birdenbire gürül gürül akmaya başlayan bir şiir ırmağı. Esasını Nesnevî okuyucusunun hasiyeti belirleyecektir.

Gecerken bölümünde yer alan şiirler Nesnevî için bir hazırlık gibidir. Bir topografya, arazi keşfi. Sözün, sesin tarihini yoklayış ve şiire yolvarır oradan: “Şair şiiri bir salgı ile yalar
Dilini senin aklına karşı bir selülöz
İle bütünler
Aklın en tehlikeli yeri
Şiire yatkın tarafıdır.
Bir şifredir bu ve ta Taberi’den beri
Saklanır kimyası simyası sim yağsı.”
Ve;
“Nefs’in Zikr’idir şiir”.

Ne bulacaktır şair, ‘buradan’ ‘nereye’ gidebilecektir? Gidiş t-uzaktır, tuzağın ağında bütünlenir; “Çağrı her bütüne olmalı/Parçadan ayrılmanın hüznünde/Yitip giden herkese”. Ve tuzak Gül’dür. Bülbül’ün Ehidna’sı Gül.

“Şiir: Nefs’in Zikr’iyse” başlıklı şiir şairi ele verir. Şairin şiir serüvenine tanıklık eder, şiir için ruh titreşimleridir. Işın zaman zaman şiiri boşlayıp kendini yazmaya başlar. Bir itirafname gibidir; şairin bizden biri olduğunun ve tam da bunun ne kadar acı verdiğinin itirafı. Yine de Nesnevî okuyucusuyla bir ‘şiir ülkesi’de, bir ‘şiir özgürlüğü’nde varolmak ister şair. Şiirin en mânâlı yerinde buluşuyoruz ve şair içimizde bir kelime olup, bir ses, bir söz olup susuyor Nesnevî boyunca.

* Nesnevî, Serkan Işın. Can Yayınları, İstanbul 2002.

20 Ağustos 2002