Eleştiri

Nazlı Karabıyıkoğlu’nun ‘Bir Hayvanın Hayvanca Kalbine’ Öyküsünü Analitik İnceleme Denemesi

Paylaş

Analitik Okumalar:

Nazlı Karabıyıkoğlu’nun ‘Bir Hayvanın Hayvanca Kalbine’[1]

Öyküsünü Analitik İnceleme Denemesi

Öykü şehirde kurşunla kanayan bir çocuğu ölü olarak kaldırıma bırakmanın acısı ile doğaya kaçan, bir çiftlikteki kadının hikâyesi. Cinsiyetsizliğe zorlanarak zor işlerin erkek gibi altından kalkan, ata binmesini öğrenen ve nihayet çiftlik sahibi Derebeyi ile ilk avına gidecek bir kadın. Aslında doğaya değil “Avrupa” Ortaçağına dönen bir karakter. Bunu çiftlik sahibinin adının Derebeyi olmasından anlıyoruz.

Yağmur-Islaklık

Öykü bir yağmurla başlar, Atlar, kadın ıslanmıştır. Çünkü hayatında dönüm noktası oluşturan o günü imliyor. Tomadan fışkıran sularla eylemcilerin ıslandığı güne. Ayrıca direnişçilere sıkılan kurşunlar, bir çocuğun ölümüne neden olmuştur. Kahraman onu kucaklayıp kaldırıma uzatmış, saçlarını karıştırırken kurtaramamış; ancak bu zalim şehre demirden perde çekerek ayrılma kararı vermiştir.

Öyküye girişte de atlar ıslanmış, onları kuruladığı rengi belli olmayan havlu ile kendisini de silmektedir kadın. Sırtını, göğüslerinin altını.  Erkek olmaya zorlayan sisteme karşı cinsel yönden gücünü ortaya seren bir yalınlık gösterisindedir. Kadınlara kısrak denmesine ima eden bir bilinç aynı havlu ile kurulanmakla ortaya konur.

Edebiyatta yağmurlu, karlı, fırtınalı havaların betimlemesine sık rastlanır. Öyküdeki kahramanın ruhsal durumuna da bağlayabiliriz bunu. İnsana acıyan ve yüreği buruk olan kadın, ruhuna uygun olarak yağmurlu havaları seçiyor. Tomadan sıkılan suların ıslaklığına cansız bedenini kaldırıma uzattığı çocuğun kanı da karışmıştır üstelik.

Çiftlik;

“Ben bir çiftlik görüyorum. İçinden geçmekte olduğumuz gibi zamanlarda,” dedi Mösyö Rose üzüntü ve ciddiyetle,…”[2]

“Hep aynı kalanın lanetine uğrayarak heba olan konuşma bir analitik yargılar dizisinden ibarettir”[3]

Analitik yargılar, Kant’ın ayrımına göre, yüklemleri öznelerinde zaten verilmiş olan yargılardır; örn. “yağmurlu bir günde sokaklar ıslak olur” yargısında ıslaklık yağmur kavramının içinde zaten var olur.”[4]

Öyküde ıslaklık, zulmün kişiler, gruplar üzerindeki despotik baskısını anlatan bir imgeye dönüşmüştür.

Atlar

At sefer ve savaş binitidir. At üzerinde savaşçı bir ruh gelip bulur süvariyi. Yayalardan yüksektedir ve hasmına karşı avantajlar sağlar. Uzun mesafeleri hızla kat etmek ve stratejik üstünlük vermesi bir başka zenginlik. Atlar göçebe ruhlar için mesafeleri aşmak, yeni ülkelere ulaşmak, savaşta galip gelmek için elzemdir. Üstelik göçebe ruhlara soylu bir özellik kazandırır. Bugün at, atçılık daha çok aristokrat, zengin ve üst sınıfların uğraşı haline gelmiştir. Ortaçağa bir gönderme olduğu kadar çağırdığında gelen atlarla öykü majestik bir duygu vermek istemiştir. Üstelik atları kuruladığı havlu ile kendini kurulayan bir kadının yakınlığını.

Dervişler hep yürür… Biz dervişleri, seyyahları hep yürüyen imge olarak algılarız. Çöl İşa­retçileri, Bab’aziz filmlerinde de buna vurgu yapılır. Aslolan yolda olmak, yürü­mek… Öyküde kurulan atmosfer; kadının varolma sürecinin dönüm noktasında oldu­ğu­nu seziyoruz. İki atın imlediği bir yol(culuk)a çıkma hazırlığında. Atların, tarihten bu yana savaşları çağrıştıran metafor olduğu düşünülünce. Yaya kalmak her zaman o­lum­suz bir haldir. Savaş gibi bir ava çıkmak öyküde kahramanın eşiği aşma adımı ola­rak anlatılınca atlar buna güç veren bir ayrıntı olarak yer alır öyküde.

Derebeyi

Sistem, devlet, hiyerarşi çağrıştırır. Kadınları erkekliğe zorlayan bir düzen dayat­mak­ta­dır. Bu nedenle kahraman “Kadınlığını bir yana koyamazsa, çalışamazlardı. Çalışamazlarsa, demir bir örtüyle üzerini örttüğü o şehre dönmek zorunda kalırdı. Bunun için silikleşti, soluklaştı, derebeyinin kadınlarını görmezden gelip cinsel organını arka bahçedeki İyonlardan kalma kuyuya attı.” Cinselliği bedeninden söküp atmak zorunda kalan bir tercihe varıp dayanıyor karakter.

Zaten baştan beri derebeyi tanımı erkeklik gösterisinde tiksinti veren sembolik bir metafordur öyküde. “Ne zaman duysa içini tiksintiyle karışık bir tedirginlikle dolduran kahkahası” “Uçkuru bütün uzuvlarını ele geçirmiş Bey”  “Yanındaki adamın yürüyüşündeki kendine güven içini alt üst ediyordu.” “Erkekliğinin içini nasıl da bulandırdığını düşündü” “Elli yaşın vermiş olduğu acelecilikle hayatın özünü son damlasına kadar yutmak istemesinin kadim bir sonucuydu kadınlara saldırması” “Satın alabildiklerine hükmünü geçirmesi, alamadıklarının çiftliğin görkemiyle etkilemeye çalışıp küçülmesi” “baktığında açlıkla büyümüş gözbebeklerini çevreleyen bir irin tabakası görüyordu” “Zayıf göğsü,  ağarmış göğüs kıllarının acizliği, kudretini mallarından alan bu derebeyinin görkemini onun gözünde basitleştiren ayrıntılardı” “hayata erkeklik organıyla kafa tutan derebeyi”.

“Yunanca phallos sözcüğünü Latince fascinus sözcüğü karşılar. Kolanlarla birbirine bağlanmış kayın ağacından çubuk demetini belirten fascis sözcüğü, fascinus, büyülenme, faşizm sözcüklerinin türetildiği sözcüktür”[5]

Erkeklere ilişkin hikâyedeki yargılar, erkek düşmanı bir feminist çağrışımı verirken diğer yandan kamusal güce yönelik bir eleştiri. Eril olan, devleti, sistemi, erkekegemen bir hiyerarşiyi eleştirdiğini de söyleyebiliriz. En azından niyeti bu yazarın.

Tekilden çoğula ulaşan söylem (Kadınlığını bir yana koyamazsa, çalışamazlardı. Çalışamazlarsa…), manifesto-bildiri sunan bir dile bürünür adeta. Tek yanlı bir tanımla getirilen bu imgelerin öyküyü zayıflattığı açıktır. Nedenini öyküde bulamıyor, okuyucu olarak anlatıcıya hak verecek bir davranış göremiyoruz derebeyinde. Yazar ideolojik-feminist söylemi öyküye iliştirmiştir sanki. Öykünün kadın duygularına yönelik güçlü anlatımı, erkek sözkonusu olduğunda önyargılar halinde peş peşe sıralanmaktadır.

“Sanatçı, yaratan Tanrı gibi, yapıtının içinde ya da arkasında ya da ötesinde ya da üstünde kalır, göze görünmez, varoluşun dışına arınmıştır, ilgisizdir, bir kenarda tırnaklarını keser”[6]

Erkeklere bakışta bu tarafgirlik anlatıcının öfkesinden taşan satırlar. Oku­yu­cu­yu –özellikle erkek okuyucuları- taraf olmaya zorlayan ifadelerle dolu. Cinselliğini bir kuyuya atsa da sutyenle, göğüslerinin altını silen ıslaklıkla vurgulanan kadınlığın gücü ihmal edilmediği halde, erkeklik tiksindirici bir imgeye indirgenmiştir.

Tavşan

Av tavşanla başlar; -iki adet-; siyah ve beyaz. İnsandaki yin-yang uyumu, nefs-ruh bü­tünlüğü. Kadın-erkek tamamlanması gibi. Tavşanlar avlanmış ve Derebeyinin sırt çan­tasına girmiştir. Hepsi mülkiyete dâhil olmuştur, erkek egemenliği alanı içinde.

Anlatıcı domuzu haklamıştır. Kahraman, artık erkeklikte son noktaya gelmiş, kadın­lardan umulmayan bir başarı elde etmiştir. Bu özgüvenle ‘domuzu siz alın’ demiştir, “tavşanları ben alırım”. Belirleyici hatta emredici bir konuma yükselmiştir. Refleksle ateş ettiğinde vurduğunun ‘domuz’ olması da ilginç. Bir yönüyle ‘sistemi’ diğer yönüyle ‘erkekleri’ ima etmektedir.

Lacan; ‘hepimiz kendimizi dille ifade ederiz; anlamlar ise söylemler vasıtasıyla ortaya çıkar’ diyordu.

Domuzu vurduktan sonra baston gibi kullandığı tüfeğin namlusuna karnını dayar. Doğur(a)mayacağına bir ima olabilir.  Doğurmasına ihtiyaç duymadığı bir eril­li­ğe varıp dayanmıştır aslında. Derebeyi gibi despotik bir konumdadır artık. Militan da di­ye­biliriz. Bunu son sınavındaki zaferi ile kazanmıştır. Bir kuyuya atılan cinsel­li­ğin ne büyük bir bedel ve/veya mahrumiyet olduğunu şimdi daha iyi anlarız.

Cinsiyetsizliğini ispata çalışsa da, kadınlığına gizliden ağıt yakmasına bakılırsa kahramanın cinselliğinde bir patoloji görmüyoruz. Patoloji erkeğe yönelik algılarda. Sisteme eleştiri, Derebeyinin erkekliğinde acımasız tanımlarla ifade eder kendini. Derebeyi niye sabırlı ve tahammül ediyor kadına? Çünkü kadın yıldırma, kaçıp gitme beklentilerine karşı kadınlıktan çıkarak kendini aşma azmindedir.

Tavşan regl olan hayvandır. Bu yönüyle dişildir. Karakter, cinsiyetsizliğe azmetmiş olsa da sonunda tavşanları seçmekle gizliden kadınlığa özlemini ifade eder aslında. Çantada “keklik” olan kadınlara ima vardır belki de. Derebeyini korkutan ateş edişine ve emretmesine bakarak cinsiyetsizlikte buyurucu bir konuma ulaşmıştır. Av, amacının üzerinde bir konum sağlamıştır kahramana. Erkekler üzerinde mülkiyet kuracak üstenci bir dil içindedir artık.

Tavşanlar çok hızlı ürediklerinden bereketi temsil ederler, doğurganlık sembolüdürler. Bu yüzden onlardan bir parça taşıyan daha verimli, yaratıcı ve varlıklı olur. Bazı ülkelerde hamile kalmak isteyen kadınlar üzerlerinde bir yere –özellikle iç çamaşırlarının içinde- bir tavşan ayağı gizler.[7]

Kahraman tavşanları almak konusunda çok isteklidir.

Öteki Kadın

‘ö t e k i kadın, ö t e k i’nin kadını’ndan farklılaştığı ve uzaklaştığı ölçüde dişidir; aynı zamanda da haz değeri olarak dişilik’i yaratmayı sağlayan da odur. O öncelikle yabancı kadındır, oysa Öteki’nin kadını aynı aileden, aynı aşirettendir ve baba olarak ya da sembolik kurumun kurucusu olarak göz dikilmiş erkekten çoğu zaman daha yüksek mertebededir.’[8]

Öyküdeki kadının, “derebeyinin kadınlarını görmezden gel”mesi tam da bunu anlatıyor. Derebeyinin emrinde/mülkiyetindeki kadınlar pasif, sözü edilmeye değmez kadınlardır, yazara göre. Onların görevi, Derebeyine cinsel haz vermekle sınırlıdır. Oysa kahraman tam da bunu kuyuya atıp bir idealin, şehre geri dönmemenin inat ve muradında. Bedelini ödemeye hazır bir ruh içinde. Bu nedenle öyküde bütün kadınlara ilişkin bir umut yoktur, tek başına direnen bir dişil-hero öyküdeki kahraman. Kadınlığa ilişkin bir yükseltme göremiyoruz. Hayvanın hayvanca kalbine el atıp kana bulanması, ruhsal regli anlatan bir ayine dönüşür adeta. Kadınların, isterlerse erkekten daha güçlü olabilecekleri, daha yaman tuzaklar kurabilecekleri (ava katılmakla) ana tema’sı üzerinde kurgulanan öyküde regl gibi bir zaaf –zaafsa eğer- bedenden dışarı taşınmıştır. Toplumsal travma; kan banyosuna dönüşen bir gösteri içindedir.

Regl olmak kadın bedeni dışında avın çaresiz bedenine aktarılmıştır. Sistemin/Erkeğin/domuzun kadavrasında tepinen, muzaffer bir Zeyna karşısındayız. Böylece;

“Dişi olan” iğrenç ve kirletilmiş olanla ilişkilendirilmiştir. Bu iğrenme ancak kadının şiddetle boyun eğdirilmesi ve böylece tehdit unsuru olmaktan çıktığı du­rum­larda cinsel isteğe dönüşebilir”[9]  Oysa kahraman tehdit unsuru haline gelmiş, derebeyini korkutacak bir güce varıp dayanmıştır.  Regli zulmün kalbine aktarmıştır.

Öyküdeki kadın, Derebeyine hükmedecek bir konuma ulaşarak cinsiyette eşitlenmiş, erkekleşmiştir. Bu durumda kadına dair nasıl bir umuda kapı­la­biliriz? Bu ülkede varolabilmek erkek/eril olmakla, onun zalimliğine katılmakla mümkündür gibi bir sonuçla nasıl bir kadınlığa yol açıyoruz? Erkekleşmeden sisteme karşı koyan bir kadın metaforuna yer bulmak bu kadar zor mu ülkemizde? İmkânsız hatta.

“Hegelci yaklaşımda yer aldığı gibi “öteki” kavramı, efendi-köle ilişkisine dayanır.’’ Lacan, “öteki” kavramını kullanarak, özne açıklamasına gider ve öznenin bir dil yapılanması şeklinde ortaya çıktığını ifade eder. Yine Lacan’a göre “bilinçdışının bir dil inşası olduğu kabul edilerek işe başlanmalıdır.”[10]

Sistem eleştirisi; yazarın kadını inkâra yönelten şiddeti ile sınırlıdır öyküde. Her şeyi öykü çözmez diyebiliriz. Ancak öykü, ait olduğu cinsiyetin içinden anlat­mı­yor­sa, onlara kadın olarak bir konum vaat etmiyorsa ne anlatmak istiyor?  Kültürümüzde Şehrazat gibi örnekler varken. Bu coğrafyada kadınlar şiddetin dışında insanca bir hayata nasıl ulaşacaklar? Erkekleşen bir kadın, kadınlığın zaferi, nihai rolü müdür?  Amazonlara özlem, o döneme geri dönüş mü ima ediliyor? Hazır elde Derebeyi de varken. Yoksa öyküde kadının ulaştığı yer, umut veren bir konum değildir. Vahşi­leş­miştir artık. Çünkü erkeklere benzemiştir.

Oysa erkek olmak kolay değildir:

“Erkek, potentia ile impotentia’nın kendince anlaşılmaz ve irade dışı art arda gelişine boyun eğmek zorundadır. Kimi zaman sönük penis, kimi zaman sertleşmiş phallos’tur (mentulave fascinus). İşte bu yüzden iktidar bütünüyle erkeğe özgü bir sorundur; çünkü bu sorun onun kendine özgü kırılganlığını ve bu konuda sürekli kaygı taşımasının kaynağını oluşturur.”[11]

Öykü kahramanı ile Şehrazat’a ima vardır; ancak tam tersi bir anlayışla. Şehra­zat kadın olarak ortadadır. Hikâye anlatma yeteneği kadınlığın bir gücüne dönüş­müş­tür. “Özne varolmadır, anlam ise öteki (other)nin olduğu yerde kurulur.” Lacan

Öyküde de kahraman yaşamak (şehre geri dönmemek) için anlatmak (başarılı olmak) zorundadır. Öykü sürmeli (avda başarılı olmalı) ve sağkalması (kabul edilmesi) ancak böyle mümkündür. Öykü sadece sağ kalmayı değil,  gerekirse kadınlığını inkar ederek iktidara ulaşmaya da azimli bir karakteri kurgular. Bu belki sisteme başkaldırı adına hayatı cehenneme çeviren ve insanları atlar gibi kanlı bir çatışmaya sürmektir. Ötekini aşağılayan üstenci dil, öykü dili olmaktan uzak, önyar­gı­la­ra yaslanan ideolojik bir dildir. Özellikle derebeyine ‘erkek’ olarak getirilen tanımlara ba­kınca.

Son olarak doğuda kadın güçsüz değildir: “öteki kadın iktidardan yoksun değildir; tam tersine. Onun iktidarı gizlidir, endişe vericidir, hatta şaşırtıcıdır.”[12]

[1] Öykülem 2; Edebiyat Ortamı 2016 Öykü Yıllığı s.407-413
[2] İrene Nemirosky; Pazar Günleri, s. 342
[3] Adorno; Edebiyat Yazıları s. 86
[4] Age. Çevirenin notu. S.86
[5] Pascal Quignard, Cinsellik Ve Korku s.28
[6] Jung; Ulysses ve Picasso s. 16
[7] Desmond Morris, Koruyucu Tılsımlar/Uğurlar, Muskalar, Nazarlıklar s.21
[8] Fethi Benslama, İslamın Psikanalizi, s.172
[9] Lynn Hunt, Erotizm ve Politika. S.18
[10] Edibe Sözen; Söylem: Belirsizlik, Mübadele, Bilgi/Güç ve Refleksivite  s.50
[11] Pascal Quignard, Cinsellik Ve Korku, s. 57
[12] Fethi Benslama, İslamın Psikanalizi, s. 172