Öykü

Mutlu Bir Masal

Paylaş

Tık tık tık tık tık tık ….

Kahramanımız tuhaf bir duyguyla uyandı. Çok tuhaf dedi kendi kendine, içimde tuhaf bir duygu var sanki. Daha önce hiç içinde tuhaf bir duyguyla uyandığını hatırlamıyordu; bu da durumu daha da tuhaf bir hale sokuyordu tabii.

Etrafına baktı, bir değişiklik yok, her zamanki odası işte. Komodinin üstüne fırlatılmış giysileri, uzun süredir yıkanmamış ve ilk yıkandığında yırtılıp delik deşik olacağı besbelli perde, nehir kıyısında ağacın gölgesinde oturmuş çocuğunu emziren anne, arkada bir değirmen, sol tarafta kenara ekilmiş sapsarı çiçeklerin ardında uzanan tarlalar; her zamanki resim duvarda, masanın üstünde baharın ilk günü -ne şirin çiçekler, odamı ne kadar güzelleştirecekler!- aldığı ne şirin, fakat ne yazık ki bakımsızlıktan çoktan solup gitmiş çiçekler, masanın önünde sandalye, sandalyenin altında çoraplar, yerdeki halı, gardrop, gardropun üstünde tozlanmış bir gitar. İki haftadır masanın üstünde yirminci sayfası işaretlenmiş ellenmeden duran o sıralarda çok moda kitap da bıraktığı haliyle duruyor. Çok moda kitabın yanındaki teknik bir kitap, birbirine sürtünen iki kedi biblosu, tavanın kenarında badananın dökülüp bıraktığı iz de aynı şekilde duruyordu.

Tık tık tık tık tık tık ….

Evi dinledi. Her zamanki gürültüler, daha doğrusu her zamanki sessizlik. Evi paylaştığı arkadaşı hiç bir zaman bu vakitte uyanmış olmazdı zaten. Koridoru, salonu, mutfağı ve tuvaleti dolaşıp -aynada kendisini de incelemeyi ihmal etmedi- her şeyin yerli yerinde olduğuna kanaat getirince ocağa çay koydu ve kahvaltısını hazırladı. Pencereden baktı, sımsıcak güneşli bir gün, oynayarak, koşturarak ve birbirini tekmeleyerek okula gitmekte olan çocuklar, otobüs durağı her sabah bu saatlerde olduğu gibi kalabalık, elinde bir evrak çantasıyla evin önündeki parkta oturmuş ne beklediği pek belli olmayan bir beyamca. Omzunu silkerek masaya geri döndü, kahvaltısını etti. Sonra çayıyla birlikte sigarasını içerken meseleyi etraflıca düşündü.

– Herşey aynı ama bende bir değişiklik var. Sımsıcak güneşli günler ve oynayarak, koşturarak ve birbirini tekmeleyerek okula giden çocuklar beni hep neşelendirirdi mesela. Şimdi ise tam neşelendirmedi sanki..

İçindeki duyguyu analiz etti. Neşelenmeye benziyordu ama çok farklıydı. Bir kaplumbağayla, bir kaplumbağa resmi ne kadar farklı olursa bunlar da o kadar farklıydı. Bildiği duyguların hiçbirine benzetemeyince sanki neşelenmek ismini koymaya karar verdi. Sanki neşelenmek kelimesi sanki hoşuna gitmişti, gülümsedi. Sonra gülümsemesinin de tam her zamanki gülümsemesi olmadığını farketti. Tuhaf dedi, hiçbir duygum gerçek değil sanki. Rüya gibi desem, ama korkulu bir rüya gördüğünde mesela, sahiden korkar insan. Bu daha çok sanki, şu anda burada yaşamıyormuşum da dışarıdan kendimi gözlüyormuşum, kendim hakkında film seyrediyormuşum gibi.

Yaşlanıyor muyum yoksa diye düşündü. Bu duygu onu sanki hüzünlendirdi. 32 yaşındaydı. Özellikle 32 yaşını çoktan aşmış kişiler 32 yaşındaki bir kişinin yaşlandığını düşünmesinin ne kadar komik olduğunu bileceklerdir. Tabii, mesela anneme bakılırsa çoktan tohuma kaçmış durumdayım o ayrı, dedi kendi kendine sanki gülümseyerek. Yorgun ve biraz keyifsiz olmak dışında bir sorunu olmadığına sanki karar verdi, yine de işinden bir gün izin alıp hem şehirde biraz aylaklık etmek, hem de -belli mi olur- bu işlerin uzmanı bir doktora görünmek fena olmayacaktı.

Evden çıktı. Sanki enerjik adımlarla durağa yürüdü. Otobüs gelince en arkaya oturdu, dışarıyı seyretmeye koyuldu. Trafik sıkışınca sanki sinirlendi, sonra beş on dakika geç kalmasının önemi olmadığını, zaten izin almaya gitmekte olduğunu hatırladı, sanki yatıştı.

İş yerine geldi. Çok mühim bir projenin pek o kadar mühim olmayan bir kısmını yapan ufak bir şirkette Proje Holistik, Psişik ve Kiriyolojik Açılardan Denetleme ve Çözümler Üretme Uzmanı olarak çalışıyordu. İşiyle ilgili sevdiği iki şey vardı: Birincisi ne iş yapıyorsun diye sorulduğunda PHPKADCU Uzmanıyım diye cevap vererek saygınlık uyandırmak, ikincisi geliştirilen projelerin holistik, psişik ve hele kiriyolojik açılardan denetlenmesi karmakarışık bir iş olduğundan ve üretilen çözümler de genellikle pratik olmadığından işinde hiç karışanı görüşeni olmamasıydı. Kahramanımız uzunca süredir, hazırladığı aylık raporların kapağının bile açılmadan Proje Gelişim Çizelge ve Ivır Zıvırı Dosyalarına aynen konduğundan emindi.

Tık tık tık tık tık tık ….

Patronun yanına çıkarak kendisini sanki iyi hissetmediğini söyleyerek izin istedi. Patron izin verdi, ama kahramanımız odadan çıktıktan sonra ‘Kendisini iyi hissetmiyormuş, kim kendisini iyi hissediyor ki..’ diye mırıldandı; oysa dün çocuğunun öğretmenleriyle görüşüp derslerinin gayet iyi olduğunu öğrenmişti -adam olacak sonunda kerata- ve şimdi de kendisini uzun süredir olmadığı kadar zinde ve mutlu hissediyordu. (Sımsıcak ve güneşli bir gün olduğu da unutulmamalı; sımsıcak ve güneşli günlerde insanlar genellikle kendilerini iyi hissederler)

Kahramanımız, hava sımsıcak ve güneşli, ayrıca önünde koca bir gün var, yürüye yürüye bu işlerin uzmanı doktorun muayehanesine gitti. Bu işlerin uzmanı doktor, buyrun, şikayetiniz nedir? diye sorunca biraz sanki endişelendi. Sonra da, pek bir şey olmuş değil aslında ya, olanları anlattı. Sözlerini, nasıl söylesem, hiçbir duygum gerçek değil sanki doktor bey, diyerek bitirdi. Bu işlerin uzmanı doktor, evet, bana gelmekle çok iyi yaptınız, dedi, Kuzum, gazete okumuyor musunuz siz, bu yeni çok sinsi virüsü yazıyorlar günlerdir.

Çok sinsi virüs yeni keşfedilmiş ama kimbilir belki yıllardır ortalıkta olabilirmiş. İşin iyi yanı çok bulaşıcı sayılmazmış, hem sağlığa da zararlı değilmiş tıbbi açıdan. Hasta normal hayatına aynen devam ediyormuş, hasta olmasa nasıl davranacaksa yine öyle davranıyormuş, ama duyguları körleşmiş oluyormuş. Hissetmiyormuş da sanki hissediyormuş.

– Evet, doktor bey dedi kahramanımız. Ben de tam aynı ismi koymuştum.

– Şanslısınız ki bir değişiklik olduğunu fark etmişsiniz. Çünkü, işin kötü yanı, dışarıdan bakarak hastalığı teşhis etmek imkansız. Sağlığa direk bir zararı olmadığı için de bir çok kişi durumu fark etmeden yaşayıp gidiyor. Halbuki tedavisi çok kolay.

Doktor, bu açıklamaları yaparken köşedeki karmakarışık ve korkutucu aleti çalıştırdı. Şu koltuğa oturun lütfen, ufak bir operasyon yapacağım.

Kahramanımız koltuğa oturdu. Doktor yanına gelip kahramanımızın kafasını açtı. Elindeki incecik bir cımbızla kahramanımızın beyninin içinden minicik bir saat çıkardı. tık tık tık tık tık tık.. İşte dedi, virüs beynin ortasında böyle bir saat oluşturuyor.

Kahramanımız başını salladı. Çok teşekkürler doktor, şimdi kendimi gerçekten iyi hissediyorum, daha doğrusu, kafam acıyor, ama şimdi sanki acımıyor, gerçekten acıyor.

Evet, dedi doktor, birazdan daha da kötü olacak, bir dakika bekleyin içeriden kayısı reçeli getirmeliyim.

Kahramanımız beklemeye başladı. Sonra birden beyninin içinde bir uğultu oluştu, karmakarışık sesler yükselmeye başladı:

– Çok yalnızım.

– Karnım acıktı.

– Evvelki yıl, tatilde kaldığım pansiyon odası ne tuhaf kokuyordu.

– Annemleri arayacaktım, unuttum yine.

– Çok yalnızım.

– Geçen gittiğim film amma saçma sapandı.

– …….

Yardım edin, dedi kahramanımız doktor geldiğinde. İçindeki gürültülerden kendi sesini duyamamıştı, o yüzden Yardım Edin! diye bağırdı bu sefer.

Tamam, tamam sakin olun dedi doktor; Saatin tıkırtısından içinizdeki sesleri duyamaz olmuştunuz, şimdi saat gidince alışkanlığınızı kaybettiğiniz için size çok fazla gürültü ediyorlar gibi geliyor.

Tekrar kahramanımızın beynini açıp içine biraz kayısı reçeli sürdü. İşte oldu, kayısı reçeli perde vazifesi görüp içinizdeki sesleri azaltacak. Bir hafta içinde beyniniz reçeli yiyip bitirmiş olur ama o zamana kadar siz de yavaş yavaş yükselen seslere uyum sağlamış olacaksınız yeniden.

Kahramanımızın kafasındaki sesler azaldı. Evet, dedi kahramanımız, kayısı reçeli çok iyi geldi.

Doktor, yakın zamana kadar çilek reçeliyle yapılıyordu bu tedavi dedi. Kayısı benim buluşum, daha etkili ve hiç yan etkisi yok. Aslında ben en çok portakal reçelini severim, yani yemek için. Ya siz?

Vişne reçeli dedi kahramanımız. Bence en güzeli vişne reçelidir. İyileştiğime göre gidebilirim artık herhalde. İleride yeniden hastalanmamak için alabileceğim bir önlem var mı?

Hayır, dedi doktor. Bir kere iyileşenler genellikle bir daha hastalanmaz, ama alabileceğiniz bir önlem yok. Rüya yoluyla bulaşıyor virüs. Bir hastanın rüyasından başka rüyalara geçiyor. Rüyanızda beyaz devler veya gri ağaçlar görürseniz yeniden gelin.

Bir de, bu arada, odanızdaki şirin çiçekler solmuş çoktan, neden şimdi gidip çiçek almıyorsunuz kendinize? Bu sefer ihmal etmeyin onları ama, olur mu?

Hemen gidip öyle yapacağım dedi kahramanımız, mutlulukla gülümseyerek. Kendisini çok iyi hissediyordu. İçinden bir ses sımsıcak, güneşli bir gün var dışarıda! diye şarkı söylüyordu ve zaten sımsıcak güneşli günlerde insanlar genellikle kendilerini iyi hissederler.

Keşke, dedi kapıdan çıkarken kahramanımız, hastalığı dışarıdan teşhis etmenin de bir yolu olsaymış. Şimdilik imkansız, dedi doktor sanki gülümseyerek. Birtakım araştırmalar var, ama esas hastanın kendisinin durumu anlaması lazım. Kahramanımız gittikten sonra da incir reçeli üzerine yaptığı deneylere dönmeden bir süre sanki gülümsemeye devam etti.

Kahramanımız neşeyle yürüyerek şirin çiçekler satan dükkana girdi. Kendisine iki saksı şirin menekşe aldı. Tam parasını ödeyip çıkıyordu ki, dükkana bir kız girdi. Kahramanımız dükkana giren kıza baktı. Kız, kesinlikle dünyanın en güzel kızıydı. Kısa kollu bir bluz, uzun, açık renkli keten bir etek giymişti. Yuvarlak şipşirin -şirin menekşelerden bile daha şirin- bir yüzü, küt kesilmiş kahverengi saçları, bembeyaz dişleri, böyle güzel bir burun nasıl tarif edilebilir bir burnu, kocaman, sımsıcak -dışarıdaki sımsıcak havadan bile daha sıcak- gözleri vardı.

Kahramanımız geri döndü, beyaz, kırmızı, turuncu, şarap rengi, sarı, pembe güller alıp kocaman bir demet yaptırdı. Kesinlikle dünyanın güzel kızına verdi.

Adım, dedi Hakan yada Özgür ya da ne farkeder, sen de Zeynep yada Ebru ya da ne farkeder olmalısın. Benimle evlenir misin?

Kesinlikle dünyanın en güzel kızı şahane bir gülümsemeyle gülümsedi. İsmimi iyi tahmin ettin, dedi, yine de daha tanışıyor sayılmayız. Hemen evet diyemem, ama akşam yemeğe çıkabiliriz.

Akşam yemekte kesinlikle dunyanın en güzel kızı kahramanımıza ne iş yaptığını sordu. Çocuk içini çekerek PHPKADCU Uzmanıyım dedi. İçinden bir ses holistik, psişik ve kiriyolojik denetlemelerin ve çözümler üretmenin hiç de bir kesinlikle dünyanın en güzel kızı ile konuşmaya uygun bir konu olmadığını söylüyordu. Kesinlikle dünyanın en güzel kızı da şahane bir şekilde içini çekti. O da bir şirkette DHTUKAMB uzman yardımcılığı yapıyormuş.

Kahramanımız DHTUKAMB’nin neyin kısaltılması olduğunu sormadı. Ben en çok gül reçelini severim dedi, onun yerine. Ya sen? Uyduruyorsun dedi kesinlikle dünyanın en güzel kızı, kaşlarını şahane bir şekilde çatarak. Gül reçeli benim en sevdiğim reçel, seninki olsa olsa vişnedir.

Sonra öpüştüler. Sonraki üç gün istifalar ve diğer koşuşturmalarla geçti. Dördüncü gün evlendiler. Şehrin dışında tuttukları bahçeye yerleştiler, klübelerinin önüne iki tane vişne ağacı diktiler, bahçenin kalan kısmının yarısında gül, yarısında da fasulye, domates, maydanoz ve patlıcan yetiştirdiler.

Yaptıkları vişne ve gül reçelleri çok tutuldu. İkisi kız, biri oğlan, üç tane kesinlikle dünyanın en akıllı ve yaramaz ve aynı zamanda güzel çocukları oldu. Ve hep mutlu yaşadılar.