Mustafa Kutlu

Paylaş

İçimizdeki zenginlik: Mustafa Kutlu

Hakkı Yanık

Mustafa Kutlu, Türk hikâyeciliğine yeni bir soluk getirmiştir ve bu önemlidir. Asıl önemlisiyse Kutlu’nun insanlığa, insanlığımıza kattığı insanlığıdır. Tanıyanlar onu bu yönüyle anlatır soranlara. O ulaşılmaz birisi değildir. Haftanın her günü Dergâh’ta sizi ağırlamaya, sizinle hemhâl olmaya hazırdır. Tantanayı, şamatayı, nutuk atmayı, ahkâm kesmeyi sevmez. Merhum Topçu Hoca’nın arayıp bulmamızı istediği “Kalabalıklar içindeki yalnız” (adam) sanki odur. Bizden, bizden olduğu kadar da sizden biridir. Kırılgandır… İçine kapanıktır. Bu yönüyle hikâyelerindeki kahramanlardan biri gibidir. İçine kapanıklığı kendisine ulaşmak isteyenlere karşı aşılmaz bir sur değildir. Nüktedandır aynı zamanda zarif ve hoşgörülü… Ayrıntılara önem verir… Estetik hayatında önemli bir yer tutar. Ayakları yere basan bir hayat anlayışı vardır. Sanatı da öyledir. Şapkadan tavşan çıkarmakla sanat yapılmaz diye düşünür; zaten onun tavşan çıkarabilecek bir şapkası da yoktur. Bir Anadolu insanıdır ve o kadar da bir İstanbul beyefendisi. Bu böyledir… Dolayısıyla bu hikâye burada bitmez…

Büyülü dünya ve gezgin çocuk

Mustafa Kutlu, 6 Mart 1947’de Erzincan’ın Ilıç ilçesine bağlı Kuruçay nahiyesinde doğar. Çocukluğu, babasının işi nedeniyle dolaşmakla geçer. Bu gezginlik 1953 yılında, babasının emekli olup Erzincan’a yerleşmesiyle sona erer. Çocuk Kutlu, hayatının bu devresinde, yeni yerlerle tanışır. Kemerik’te, “bâkir tabiat ortasında yalnız bir çocuktur.” Bir kırevinde oturur, toprakla hemhal olur, börtü-böceğin ismini ezberler. Cebesoy İstasyonu’nda “kara tiren”lere âşık olur. Fırat’ı tanır; karanlık geceleri süsleyen tiren düdüklerini ve kurt ulumalarını. Gazocağı, radyo ve onların büyüsü süsler çocuk dünyasını. Hikâye böyle başlar…

Kütüphaneden futbola

Kutlu, ilk arkadaşlarını yeni taşındıkları Erzincan’da edinir ve onlarla kapıları kitaplara açılan bir dünya kurar. İki arkadaşı vardır: Ercüment ve Çağlayan. Bu arkadaşlarıyla kendilerine göre bir kütüphane kurar; orada, kitap okur, Karagöz oynatır, tiyatro denemelerinde bulunurlar.
Daha sonra Atalay’la tanışır. “Mahallenin tek meşin topu onundur; daha da önemlisi, haftalık Pekos Bil dergisine abonedir.” Atalay’ı kaptan yapıp tekkale maç yaparlar. (Meşin top önemlidir çünkü o yıllarda top günümüzdeki kadar yaygın değildir. O yılların çocukları barut torbalarının içini doldurarak elde ettikleri toplarla oynarlar futbolu.)
İlkokul üçüncü sınıfta da savcının oğlu Tunç ile tanışır. Tunç’ta da Kutlu’nun rüyalarını süsleyen kalemlerden bir takım boya kalemi vardır. Hikâye kütüphaneden futbola doğru evrilir…

Zor yıllar; 35 kuruşa sinema, sağ haflık ve Yılmaz abi

Ortaokul ikinci sınıftayken babasını kaybeder. Annesine yardımcı olmak için yazları sebze halinde çalışır. “Karpuz indirir ve kasa başına yüz para olmak üzere domates dizer.” Sinemayla da bu yıllarda tanışır. Tercihi yerli filmlerdir. (O günlerde bir filmi 35 kuruşa seyrederler ve film seyredecek sinema salonları vardır). Yine bu yıllarda futbola merak sarar. Mahalli Lig’de futbol oynar (sağ haf). Bu merakı bu güne kadar devam eden Kutlu, Yeni Şafak’ta futbol yazıları yazmakta ve sıkı bir Fenerbahçe’li olarak bilinmektedir. Fenerbahçeli olmasını mahallenin bıçkınlarından “Yılmaz abi”ye borçludur. Yılmaz abi’nin süslü bir bisikleti vardır ve o bisiklete binmek için Fenerbahçeli olmak şarttır. Liseye başladığı yıllarda, kimsenin tesiri olmaksızın namaz kılmaya başlar. Hikâye derinlik kazanır…

Erzurumlu yıllar; Hareketli yıllar

1963 yılında liseyi bitirir. Güzel Sanatlar Akademisi’ne girmek ister, tam kaydolacakken bundan vazgeçer. Güzel sanatlar iyidir ve fakat oranın atmosferi Kutlu’nun bünyesine pek uyacak gibi değildir. Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne kaydolur. Burada yeni ve değişik bir dünya ile karşılaşır; halk kültürünü temsil eden İsmail Usta, Hatem Em(m)i, Meddah Behçet Efendi ve sahasında kendini ispatlamış Orhan Okay, Kaya Bilgegil, Niyazi Akı, Selahattin Olcay gibi hocalarla tanışır. Resim merakı bu yıllara kadar devam etmiştir. İki arkadaşıyla birlikte Halk Eğitim Salonu’nda bir resim sergisi açar.

“O”

Bir gün Orhan Okay Hoca’nın odasında Hareket dergisinin sahibi Ezel Erverdi’yle karşılaşır. Bu karşılaşma Mustafa Kutlu’nun yeni ufuklara açılmasını sağlar çünkü Ezel Erverdi, Mustafa Kutlu’dan “desensiz mesensiz” diye eleştirdiği Hareket’e desen göndermesini ister. Gönderilen ilk desen Hareket’in 28. sayısının kapağında yayımlanır. Fakat, Kutlu’nun bu dergide daha çok hikâyeleri yeralır (öne çıkar). Uzunca bir süre, desenleri ve özellikle de hikâyeleri bu dergide gözükür. Yayımlanan ilk hikâyesinin adı “O…”dur. (Hareket sayı: 29 Mayıs 1968).

Kısa süren memuriyet

Üniversiteyi 1968 yılında bitiren Kutlu, 1969 yılında, Erzincan’da Sevgi Hanım’la evlenir. Evlilikle beraber mesleğine, öğretmenliğe başlar. Tunceli ve İstanbul Vefa Poyraz Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yapar. 1974 yılında öğretmenliği bırakır. 1979-1982 yılları arasında Hareket’in yazıişleri müdürlüğünü yapar. Kutlu’nun hikâyeleri, desenleri ve diğer yazılar Hareket’in yanısıra, Adımlar (Bu dergide şiirleri de vardır, 1970-1972), Düşünce, Hisar, Türk Edebiyatı, Yönelişler gibi dergilerde yayımlanır. Bu yıllarda hikâyeleri kitaplaşmaya devam eden Kutlu, Yoksulluk İçimizde (1981) ve Ya Tahammül Ya Sefer (1983) ile Türkiye Yazarlar Birliği tarafından “Yılın Hikâyecisi” seçilir. Hikâye yazılmıştır…

Hareket’ten Dergâh’a; İçimizdeki yoksulluktan Sır’ra

Bunların yanısıra Kutlu, 1977’de kurulan Dergâh Yayınları’nda da çalışmaktadır. Bu yayınevinin yayımladığı sekiz ciltlik Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi’nin 2. cildinden itibaren yayım yönetimini üstlenir, bu ansiklopediye maddeler yazar. Bir taraftan da yayımlanan birçok kitabın kapak tasarımını yapar, çeşitli kitapların hazırlanmasına katkısı olur, öte yandan da hikâyelerini yazmaya ve yayımlamaya devam eder. Kendi ifadesine göre hikâyelerini bir oturuşta; kahvehanelerde yazar. Yazdığı hikâyelere daha sonra müdahale etmeyi sevmez.

Dergâh’ın doğuşu

1990 yılında, arkadaşlarıyla, Sultanahmet’teki Derviş Çay Bahçesi’nde bugün yüzüncü sayıyı aşmış olan Dergâh dergisinin çıkmasını kararlaştırırlar. Kutlu, bu derginin yazıişleri müdürü olur. Yazıları ve hikâyeleri bu dergide de yayımlanır. Dergi ve yayınevi işlerinin yanısıra Kutlu, İstanbul gezmelerinde bulunur (10 yıl) ve bu gezilerde edindiği intibaları Zaman gazetesinde, önce “Bir Demet İstanbul” (1992) daha sonra da “Şehir Mektupları” (1993) başlığıyla yayımlar. Onunkisi yaşayan İstanbul’a, İstanbul’un problemlerine naif bir bakıştır ve “Şehrimizi tanımadan kendimizi, birbirimizi tanımamız zor”dur. “Hele sevmek büsbütün müşkül”dür. Bu yazıların bir kısmını “Şehir Mektupları” adıyla kitaplaştırır (1995).

Gazeteci, yazar ve televizyoncu

Kutlu, gazete yazılarına Yeni Şafak’ta devam eder. Yeni Şafak’ta yazdığı futbol yazıları yüzünden ilginç tepkiler alır. O hikâyeci Mustafa Kutlu’dur ve bazı okuyucuları futbol yazılarına devam etmesi halinde kitaplarını yakacaklarını bildirirlerse de bu yazıların devam ettiğini görürüz. Ekrem Işın ile beraber Kanal 7 Televizyonu’nda “İstanbul Tekkeleri” adıyla bir program yapar. (Kutlu, Kanal 7’de danışmanlık da yapmaktadır.) Büyük emek verdiği ve “Çölde açılan bir şemsiye” olarak nitelediği Dergâh dergisindeki yönetimiyle Türkiye Yazarlar Birliği tarafından “En İyi Dergi Yönetimi”yle ödüllendirilir (1997). Son zamanlarda eski sevdası resme yeniden başlar. Ve hikâye burada bitmez…

Hikayeci Kutlu’nun özel yönleri

• Hikâyelerini bir oturuşta yazıyor.

• Teknolojiyi sevmiyor, teknik âletlere mesafeli…

• Hikâyelerinde olduğu kadar kendi hayatında da içe dönük bir insan.

• Sinemayı, fotoğraf çekmeyi, insanları dinlemeyi seviyor.

• Demiryollarına özel alâkası var. Tirenleri çok seviyor. Bu konuda yazılmış “5402” isimli bir hikâyesi var ve hatıraları…

• Balık tutmayı da seviyor. Bu sevginin burcunun “Balık” olmasıyla bir bağlantısı yok.

• Yıllardır Maltepe sigarası içiyor; yazılarını Smith Corona marka daktiloyla yazıyor; işyerindeki masası bile yirmi yıllık..

• Düzenli birisi..

• Gezme tutkusu var. Göynük, Tosya, Şebinkarahisar, Birgi gibi yerleri gezip görmek istiyor.

• Sıkı bir Fenerbahçe taraftarı. İlesam’da maç seyretmeyi ihmal etmiyor.

• Kendi kitapları içinde en çok Yoksulluk İçimizde’yi seviyor.

• Öğrencilik yıllarında futbol oynamış, şimdilerde de futbol yazıları yazıyor.

• Senede bir, kiraz ve kitap yazısı yazıyor.

• Ressam; 60’lı yıllarda resim sergisi açmış. Uzun bir süredir ara verdiği resim çalışmalarına tekrar başladığı söyleniyor.

• Türk hikâyeciliğinde devrim yapmış biri olarak biliniyor.

• Senarist; film yapılmış senaryoları var.

• Akşamları sigara içmiyor, yürürken sigara içmeyi sevmiyor.

• Masası her zaman tertipli…

• İşyerinde çiçek yetiştiriyor; bir domates bahçesi edinip orada domates yetiştirme hayali/ideali herdaim var.

• Ayrıntılara önem veren biri.

• Konuşmak kadar insanları dinlemesini de seviyor.

• Herzaman doğallıktan yana. Bu toprağın insanlarına, bu toprağın değerlerine düşkün.

• Yaşayışı dahil herşeyde estetiğe önem veren biri.

• Emrivakilere çok kızar zor sinirlenir.

• Dayatma ve yönlendirmeyi hiç sevmez.

• En çok sevdiği yemekler arasında yaprak dolması, bamya ve Erzurum usulü su böreği vardır.

Şiir

Telli Mektubumdur

-Mehmet Sılay’a-

Gardaş sen güneylisin demek, avuçlarında güneşler
“Tutam yar elinden, çıkam dağlara” demişsin
İstanbul bu, insana türküler söyletir
Duman beni tuta, anladım işte.

Gardaş sen sevdalısın gözlerin çağla yeşili
Yüreğin, hele kaçakcı, hele gönlübol yüreğin
Gardaş seni sevdim, âşikar garipsemişsin
Neyleyeyim düşman kavi, tâli zebun olmuş bir kere… ./..

(Bu şiir Erzurum’da yayımlanan Adımlar dergisinin 5. sayısında yayınlanmıştır)

 

Hikâyelerinden alıntılar

• “Yola düştü mürit. Sanırsın yeşil ekine ye düştü…” (Mürit’ten).

• “Gün ışığı kuşkonmazın minicik dalları arasından süzülerek uzanıyor, birkaç masa ve sandalyeyi beyaza boyadıktan sonra camlı dolaba ulaşıyordu. Bir demet gün ışığı.” (Gün ışığı nereye’den).

• “Hep beni yazdın. “Mağlupken ordu, yaslı duruken bütün vatan”. Şu sırıtkan tavşanı kurşunlayıp yeni bir sayfa açayım. Benim kronolojimi biliyor musun sen?” (Bu böyledir’den).

• “Seni, içine yerleştiğin hayatı, gün gün sivriltip parlattığın geleceği anlıyorum”. (Irmaktan öteye’den).

• “Kar yağar, yağar… Irmağın üzerini buz kaplar. Serçeler donar dallarda, “pıt” diye yumuşacık karlara düşerler. (5402’den).

• “Siz ey fezanın küçük güneşleri. Ne bu karamsarlık, ne bu bönlük, bu boş bakışlar. Dumanlı cafeler içinde âhınız gitmiş, vahınız kalmış. Çıkın mahbasinizden, yürüyün mavi göğün altına. YÖK arkanızdan apışıp kalsın. İşte çayır, işte ip. Ve kalbin yok markası. (Gök mavi çayır yeşil’den).

 

Sözlerinden…

• “Romanın yanında hikâye, dar sahada çalım atmak gibidir.”

• “Sözü mümkün olduğu kadar yoğunlaştırmak, aza indirmek taraftarıyım.”

• “Benim yazdığım metinler çoğunlukla içe dönük metinlerdir. Kitaplarımın isimlerinde bile bu vardır.”

• “…Düzgün ve disiplinli bir yazı hayatım olmadı. Kahvelerde okudum, kahvelerde yazdım.”

• “Sanat bize hakikatı göstermez, hakikata giden yolda bir destek, bir heyecan, bir yardımcıdır o.”

• “Ya tahammül Ya Sefer, kederle yoğrulmuş bir kitaptır. Saklı yanlarımızı deşifre eder. Bir muhasebedir. Her hesaplaşma gibi acıtır ruhumuzu.”

• “Üçüncü kitabım Yokuşa Akan Sular kendi hikâyeme bir yöneliştir. Yoksulluk içimizde kendi hikâyemin bugün de ençok beğendiğim örneğidir.”

• “Bu Böyledir’de dünyayı bir lunapark mazmunu ile ele aldım.”

• “Türkiye’de sosyal ilimler mühendislik hizmetlerine yenik düşmüştür.”

• “Edebiyatın sükunete, tefekküre, hasbî ilişkilere, ruh iklimine ihtiyacı var.”

Hikayeyle başladı, çizgi ile devam etti…

• Mustafa Kutlu sanat hayatına hikayeyle başladı. Bir yandan da, hikayeleri yayınlanan dergide desenler çizdi. “Fikir ve San’atta Hareket” dergisinde yayınlanan çizgilerinden örnekleri sanal alemde ilk kez Dergibi yayınlıyor.