Edebiyatımızda öyküleriyle müstesna bir yeri olan, Recep Seyhan’ın Ekim 2016’da yayımlanan “Metal Çubukların Dansı” adlı öykü kitabı toplam on bir kısa öyküden oluşuyor. Kitabı iki bölüm olarak da değerlendirilebiliriz: “Dağ Öyküleri” ne kadar olan bölüm yoğun bir anı ve akıcı bir anlatım sağanağında ilerliyor. Kitabın sonuna doğru daha dingin, geleneksel anlatı türüne daha yakın duran, dilin metaforik ve sembolik bir üsluba evrildiği ikinci bölümle karşılaşıyoruz. Yazar bu bölüme aldığı hikâyelerini “Dağ Öyküleri” ana başlığı altında toplamış. Toplam on ara başlıktan oluşan bu öykülerde ‘dağ’ sembolü bir derviş – belki de bilge bir kişi – olarak karşımızda duruyor. Severek okuduğum bu bölümde adeta varlık bütünüyle dile geliyor. Kurdu, kuşu, dağı taşı, toprağı, ağacı konuşturuyor yazar. Hikmetin dili devreye giriyor, anlamın katmanlarında geziniyorsunuz okurken. Aslında bütün öyküler insan içindir. İnsanı insana anlatmak için yazılırlar. Ne ki insan sadece dışına genişleyen bir çevrenin içinde kendine bir yer bulmaya, konum aramaya çalışırken aynı zamanda içinin derinliklerine doğru inebilmeyi, kendi içine yönelmeyi başarabilmelidir. Doğunun hikâye anlatımında şahikaya ulaşmasında, insanın kendi hakikatini arama serüveni ve bu arayışı irfani bir izlekte içsel bir yolculuğa doğru sürdürmesi olmuştur.

“Dağ Öyküleri”nin yedinci bölümü olan “Kayıp Güneş” adlı öykü diğerlerinden ayrı bir yer ve konuma sahiptir. Yazar bu öyküde de yine metaforik bir anlatımı tercih ederken ülkenin üstüne karabasanlar gibi çöken ve millete elim 15 Temmuz hadisesini yaşatan olaylar zincirinin tarihi sürecini sembolik bir dile yaslanarak anlatmıştır. Yıllarca kara bulut katmanlarının kapladığı ülkede her şey çürümeye, kokuşmaya yüz tutarken; güneşe hasret ülke insanına dünyanın bir yerinde bulduğu güneşi depolamayı başararak pazarlayan insanın ülkeye yaşattığı felaket ‘güneş’, ‘kara bulutlar’, ‘çürüme’, ‘kokuşma’ kavramları üzerinden bir atmosfer kurgulanarak anlatılmış.

Kitabın birinci bölümü için yoğun anı sağanağı demiştim. İnsanın belli bir olgunluğa, kemale erdikten sonra geriye dönüşleri, çocukluğuna doğru çözülerek ilerlemesi ilk haline en saf ve yalın olana doğru gitme arzusu sadece bir hatırlama biçimi değildir elbet. Yazar bu geriye doğru gidişlerden yola çıkarak geçmişe yapılan bu seyahati sağlam hikâye parçalarıyla günümüze taşımış. Bu öykülerde de bizi zengin bir dil karşılıyor. Sözcüklerin yerel ifade biçimi ve kalıplarıyla kullanılması yazarın dile olan vukufiyetinden dolayı metinde iğreti durmuyor. Her şey yerli yerinde ve olanca doğallığıyla bir o kadar da ustalıklı bir işçilikle sergilendiği için bu ifadeler betimlemeye ayrı bir güzellik ve değer katıyor. Elbette geçmişi sadece zamanın donmuş bir fotoğrafı, camid bir nesne mesabesinde değerlendirmiyor yazar. Taşın dibine insanı oturtuyor, ağacın dalına kuşu konduruyor. Su gerçekten akıyor bu öykülerde; dereden su içesiniz, yağmurda ıslanasınız, ağaca tırmanasınız, taşa sırtınızı yaslayasınız, çobanla konuşasınız geliyor içinizden.

Okuru kurduğu doğal bir atmosfere taşıyarak İhtiyarlık nedir, insanın yüzündeki çizgilerin anlamı nedir, aşk nedir, doğa nedir, hatır nedir, gönül nedir, kader nedir, oyun nedir, çocuk nedir, çocukluk nedir, özlem nedir, hasret nedir, ana nedir, baba nedir sorularının cevabını buldurmaya çalışıyor.

Sahi taş nedir? Yazarın hayranlıkla okuduğum “Taş” adlı öyküsünü okursanız, anlarsınız taşın ne olduğunu. Öyküden tadımlık bir alıntıyla yazıma son verirken Recep Seyhan Bey’i bu güzel eserden dolayı kutlamalıyım.

Derken, taş ile beklenmedik bir günde yolları ayrıldı. Dudu Kadın’ın.

O gittikten bir süre sonra, taş; orada kendisini yapayalnız hissettiğini, konuşup halleşecek kimsesi kalmadığını bir şekilde hâl diliyle iletti insanlara. Onlar da ona uygun olduğunu düşündükleri bir mekân bulmakta gecikmediler