Röportaj

Mehmet Kahraman’la ‘Işıklar Açık Kalsın’ Adlı Eseri Üzerine Konuştuk

Paylaş

İlk öykü kitabı ‘Minareden Düşen Ezan’ dan sonra ikinci öykü kitabı ‘Işıklar Açık Kalsın’ ile öykü türünde ısrarını sürdüren Mehmet Kahraman özenli bir dil işçiliği ve kendine özgü naif anlatımıyla okuru öykü evreninde gezdirmeyi sürdürüyor. 2016 Türkiye Yazarlar Birliği Hikaye Ödülü ve Eskader Hikaye Ödülü’ne layık görülen ‘Işıklar Açık Kalsın’ ın yazarı Mehmet Kahraman’la eser etrafında öyküyü konuştuk.

Konuşturan : Yunus Nadir ERASLAN

Öncelikle tebrik ederek başlamak isterim söyleşiye. 2016 iki ödülle geldi. Türkiye Yazarlar Birliği hikaye ödülü ve Eskader hikaye ödülü. Işıklar Açık Kalsın gerçekten de ödülü hak eden bir eser. Ödüller hakkında kısa bir değerlendirme yapar mısınız? “Ödül” sözcüğünü garipserim hep; zira karşılığı “ceza”dır. Elbette burada yazarı onurlandırmak iyi bir eseri görünür kılmak maksadıyla verilir bu ödüller. Takip ettiğim bir yazarın ödüle layık görülmesi benim için mutluluk verici olmuştur hep. Bu ödül sizde nasıl bir karşılık buldu?

Ödül almak elbette güzel bir duygu. Üstelik iki değerli kurumun ödüle layık görmesinden çok mutlu oldum. Ödüller yüreklendirici, teşvik edici anlamda önemli olduğu gibi sorumluluk yükleme ve yaptığınız işi daha ileri götürme misyonu da yüklediği kanaatindeyim. İlk zamanlar ödülün sevincini yaşıyorsunuz ama sonra bunu nasıl daha ileri götürebilirim veya şimdiki halimden aşağı düşürmemeliyim kaygısı başlıyor. Bende şu an olan bu. Yazmaktan korkar hale geldiğimi fark ettim. Tekrara düşmemek, farklı anlatım teknikleri ile konu zenginliğini artırmak için çalışıyorum. Şu da var, yazan insan ödülü cezayı düşünmeden yazıyor zaten. Ayrıca ödülün zıddının ceza olmadığını düşünüyorum. Özellikle edebiyatta, çünkü ödül veren kurum kuruluş çok az. Bir iki kişinin ödül aldığı yerde yazan birçok yazar var. Maalesef ancak bir kişi alabilecek o ödülü. Yazar için en büyük handikap “sükut suikastine” maruz kalmak bence. Görülmemek, yok sayılmak, iyi yazdığı halde değer bulunmamak; bunlar yazarın en çok korktuğu meseledir kanaatindeyim.

Benzer sorulardan kaçmak isterim. Mesela söyleşi yapılan kişi sözgelimi müzisyense genelde ilk soru “Neden müzik?” olur. Elbette ben şimdi “Neden hikâye?” demeyeceğim. Topu biraz dolaştırayım istiyorum. Kısa paslaşmadan ziyade uzun bir pas atayım ve tam da ayağınızın dibine düşsün soru. Hem Minareden Düşen Ezan’ı hem de Işıklar açık Kalsın’ı okurken çocukluğunuzda çok hikâye dinlediğinizi düşündüm hep. Kelime israfı hiç yok metinlerinizde üç beş cümlede atmosferi, duyguyu, manzarayı önümüze seriyorsunuz.

Çocukluğum televizyonsuz evde geçti demek için iyi bir soru. Bugün bu cümle övünülecek bir şey haline geldi. Televizyon varken etrafta olup bitene dikkat etmiyorsunuz; ne zaman televizyon kapandı o zaman hayata dokunmaya başlıyorsunuz. Evet, çok fazla hikâye dinledim ama bunların çok azını hatırlıyorum. Konuşulan konular eskiden yaşanan zor günler olurdu genelde. Köy yeri, hayat zor; nasıl çalışmışlar, ne güçlüklerle harman etmişler gibi konulardan başlayıp düğün dernek işlerine, komşuluk, arkadaşlık, gelenek göreneğe kadar pek çok konular konuşulurdu. Mesela eskiden yapılan şakalar, o kadar ağır ki bugün yapsan cinayet sebebi sayılır. Yardımlaşma, imece usulü çalışma, arkadaşlık hepsi daha güzelmiş. Dedem anlatmaktan hoşlanan biriydi. Yörük hayatı yaşamış, develeri, koyunları olan biri. Yaşadıkları yerleri, göç anılarını anlatırdı. Geçmişi anlatmaktan keyif alırdı. Bana da ilginç gelirdi o günler, ilgiyle dinlerdim. Sonra iyi bir gözlemci olduğumu düşünüyorum. Bunlar öyküye ne kadar yansındı, hikâye oluşturmada ne denli etkili bilmiyorum, fakat bildiğim şu var ben yazarak anlatmayı seviyorum.

Yaşadığınız olayları da anlattığınız olur mu öykülerinizde?

Her eserin otobiyografik tarafı vardır. Yazar yaşadıklarından, gözlemlerinden, duyduklarından ve hayal gücünden yararlanır. Elbette yaşadıklarımdan da faydalanıyorum ama birebir anlattığım bir hikâyem yok. Bu zaten mümkün de değil. Kendi yaşantınız bile olsa bir kurguya ihtiyaç duyarsınız. Kurguladığınız her hikaye aslından uzaklaşıp bambaşka bir hikayeye döner. Belki şöyle dönüştürerek söyleyebilirim: yaşadıklarımı da dönüştürerek yeni hikayeler yazıyorum. Kundera’nın Roman Sanatı kitabında şöyle bir soru var: “Romanlarınızda doğrudan sizin konuştuğunuz bölümler de var?” Kundera’nın cevabı: “Düşünen ben olsam bile düşüncem bir roman karakteriyle ilintili… Evet, konuşan yazardır ama gene de söylediği her şey ancak bir karakterin manyetik alanı içinde geçerlidir.” Bu soruya böyle bakmak lazım.

Açıkça söylemeliyim ki hayattan kopuk bir öykücü değilsiniz. Ayakları yere basan, yaşadığı coğrafyayı iyi tanıyan, insan portrelerini anne, baba, çocuk, kardeş, amca, dayı, dede üzerinden anlatan; ıssız bir sokakta bile bir insanın telaşının, korkusunun, anne bekleyişinin olduğunu hissettiren metinler okudum. Bu metinlerin hepsinin bir gerçeklikle bağı olduğuna inanıyorum. Hikaye, gerçeklik ve kurgu arasındaki bağı biraz da sizden dinlemek isterim.

Biraz önce de söylediğim gibi, yazar yaşadıkların, gözlemlediklerinden ve duyduklarından faydalanarak yazar hikayesini. Ben gerçeğe yaslı öyküleri seviyorum. Konusu bildiğimiz şeyler olsa bile farklı boyutuyla yeniden düşünmek, o anı hissetmek ve hissettirmek hoşuma gidiyor. Öyle olunca hayatın içinde olan, belki başımızdan geçmiş olan olayları, durumları yazıyorum. Yazdığım öykülerin hemen hepsinin gerçekle teması var, bazen küçük bir kesittin yola çıkarak bazen de duyduğum olaylardan etkilenerek yazıyorum öykülerimi. Fakat yazdığımız olaylar gerçek kesitten alınmış olsa bile metne girdiğinde artık o kurmaca gerçeklik olmuştur. Gerçek ile kurmaca gerçeklik birbirinde tamamen farklıdır. Kurmacada her şey aslından uzaklaşır ve başka bir şekle girer. Milan Kundera’nın gerçekliği tarif edişi benim için de yol göstericidir. “Roman gerçekliği değil varoluşu inceler. Varoluş, olup bitenler değildir. İnsan olanaklarının alanıdır. İnsanın olabileceği her şey, yapabileceği her şeydir.” İnsanın olanakları hayat içinde yaratılır. Senin için neyin yaratıldığını ancak zamanla anlayabilirsin. Hikaye de bu olanakları anlatarak gösterecek bir formdur.

Şiirle aranız nasıl? Öykülerinizde şiirsel bir anlatıma rastlamadım lakin şiir yazdıracak çok öykü var her iki eserinizde de.

Şiir insanın hakikatiyle ilgili bir şeydir, o yüzden onsuz olmaz. Bütün söyleşilerimde geçmiştir, ben ilk şiirle başladım yazmaya. O zamanlar her şeyi şiir olarak görüyor, kendi kendime şiirler yazıyordum. Bugün bir defter dolusu şiirlerim hâlâ durur; tabii şiir denirse. Şiir insan hakkında bilgidir.” der Aliya. İnsanın kendisiyle ilgili fikirler edinmesi en net şekilde şiirle gerçekleşir. O yaşlarda kişinin kendini anlaması için şiir bir fırsattır. Zamanla başka türlerde de yazdım ama şiirden hiçbir zaman kopmadım. Yazıyorsanız kopamazsınız da. Şiir, öykü, roman, hatta diğer türler hepsi birbirini besler. Tek bir alanda okumalar yapmak idraki kısırlaştırır. Öyküyü şiir kadar besleyen başka bir tür de yoktur. Dili kullanımı, soyut anlatım, edebi teknikler olarak şiir büyük pencereyi aramamıza yardım eder. Sezai Karakoç, “Şair üzerine büyük bir arı oğulu bulunan bir ağaçtır.” Diyerek şiirin zenginliğine dikkat çeker. Şiir hem kişilik için hem de sanat için bir zenginliktir.

Mahalle Mektebi dergisinin hikaye editörüsünüz aynı zamanda. Size gelen ürünlerde hangi kriterleri arıyorsunuz? Gelen ürünün yayımlanması konusunda karar verirken zorlanır mısınız? Öykücülerle yazışır mısınız?

Öykü yazmaya başladığım dönemde bu soruyu bir büyüğüme sormuş ve şu cevabı almaştım: “Öykü olsun yeter.” Yazmaya yeni başlamış biri için bu söz büyük bir hayal kırıklığıdır. Çünkü o soruyu kendinize bir yol bulmak için soruyorsunuz. Fakat aradan geçen zamanla anladım ki, gerçekten öykü olması yeter. Yazdığımız şeylerin öykü olmadığını çok sonra anlayabiliyoruz. Öykü nedir? Nasıl yazılır? Kriterler var mı gibi sorular yazmaya yeni başlayanlar için arayış sorularıdır. Ve makul karşılanması gerekir. Yalnız bu soruların net bir cevabı yoktur. Evet, gelen öyküleri değerlendirmeye alıyor ve bir seçim yapıyoruz. Ben bu seçimi yaparken gelen metnin öykü olup olmadığına, dili kullanmasına, kurgusuna, anlatmak istediği şeyi anlatıp anlatamadığına bakar karar veriyorum. Bazen arada kaldığım, zorlandığım oluyor, onu da danışman hocalarımızla istişare ederek karar veriyoruz. Öykücülerle sadece öyküleri hakkında geri dönüş yaptığım zaman yazışıyoruz ama o da çok değil. Birçok dergi hiçbir geri dönüş yapmıyor. Öykü gönderirken, keşke geri dönüş yapsalardı, diyordum şimdi anlıyorum neden geri dönüş yapmadıklarını. Buna ne zaman yetiyor ne imkan.

Son zamanlarda okuyup etkisinde kaldığınız bir metin oldu mu? Mehmet Kahraman kimleri okur, başka nelere ilgi duyar, nasıl bir rutinle yaşar?

Kolay gibi görünen zor bir soru bu. Nelere ilgi duyar ve nasıl bir rutinle yaşar? Vereceğim cevap kendimi de tatmin etmeyecek. Çünkü çok fazla anlatılacak bir şey yok. Belli bir rutinin içinde geçip gidiyor günler. Açıkçası dışarıdan bakan için sıkıcı bile denebilir. Zaten günümüzün büyük çoğunluğu işte geçiyor. Geri kalan kısmı da evde çoluk çocukla ve öykü ile. Fırsat buldukça arkadaşlarla ve Mahalle Mektebi ekibiyle oturuyoruz.
Okuduğum metinler için se şunu söyleyebilirim. Tarz olarak yakın bulduğum bütün metinler hoşuma gidiyor diyebilirim. Gerçekçi ve teknik anlamda iyi olan kitaplar hoşuma gidiyor, onları okumaktan keyif alıyorum. Genelde öykü kitapları okuyorum. İlk kitaplar daha çok ilgimi çekiyor. ‘Neyi nasıl yazmışlar, genç arkadaşların konuları neler…’ gibi düşüncelerle ilk kitapları takip ediyorum. Ve çok da güzel öyküler görüyorum. İyi bir öykü damarımız var. Bunun yanında teori kitapları ve denemeler de var.

Son olarak her yazara sorduğum soruyu size de yöneltmek istiyorum. Edebiyatın internet üzerinden yapılmasını nasıl karşılıyorsunuz. Size göre olumlu ve olumsuz yönleriyle bir değerlendirme yapar mısınız?

İnternet kullanımı her alanda olduğu gibi edebiyat, kültür, sanat alanlarında da yaygınlaştı. Bunun olumlu yanları olduğu gibi olumsuz yanları da olması normal bana göre. Metne ve yazara ulaşma bakımından internet çok büyük bir imkan. Her şey elinizin altında, bir tıkla istediğinizi bulabiliyorsunuz. Bu hem yazma anlamında cesaret veriyor hem de yayımlatma anlamında. Yalnız olumsuz veya dezavantajlı yanları da bir hayli fazla. Bir kere kâğıdın yerini tutmuyor, okuma kolaylığı sağlamıyor. İkincisi çabuk eskiyor; internet hız yeri, sürekli yenilemek gerekiyor siteleri. Canlı olmalı ki okur orada dursun. Bugün edebiyat, kültür, sanat siteleri daha çok haber ve eleştiri ve tanıtım amaçlı olarak faaliyet yapıyorlar.

Söyleşiden dolayı Teşekkür ederim.
Emeğiniz için ben teşekkür ederim.