Değini

Leyla Demirli’nin Aşk-ı Leyla Şiiri Üzerine

Paylaş

Bırak gözlerini bakışlarıma
Güneşim alnına vursun sevdiğim
Nehirsen tek eş ol akışlarıma
Aşkın benliğimi sarsın; sevdiğim!

Gülüşün yüzüne işlenmiş nakış
Her sözün sinemde ayrı bir yakış
Yaz olur seninle içimdeki kış
Çiçeğin dalımı yorsun; sevdiğim!

İçimi titretir bakışı elâ
Kavurur içimi bu tatlı belâ
Mecnun’un sureti o aşk-ı Leylâ
Dillerin bir beni sorsun; sevdiğim!
Onsuz hiçbir güfte olamaz beste
Cana can olur, o her nefeste
Yoksa bütün düşler, kalır kafeste
Uykuyu kavuran korsun; sevdiğim!

Aşkı makber olsa gönlümün ahtı
Duamdır Ya Rabbim ben olsun bahtı
Kalben aradığı o pay-i tahtı
Gönül sarayıma kursun; sevdiğim!

Aşk-ı Leyla
(Leylâ Demirli)

Aşk üzerine yazılanlar evrenseldir, ne kadar yazılırsa o kadar sonsuza doğru devam eder. Her yazıldığında aşk yenidir, tazedir. Ve aşk kendisini anlatan her eserin içeriğini, üslubunu ve doğasını gençleştirir. O yüzden değil midir Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı, Romeo ve Juliette gibi hikayeler yüzyıllardır okunmuş, dinlenmiş ve söylenmiştir.
Hatta aşkın tabiatındaki iksir Fuzuli gibilerini öyle sarhoş etmiştir ki:
“Mende Mecnun’dan füzun aşıklık istidadı var
Aşık-ı sadık menem Mecnun’un sade adı var” diyerek kendilerini asıl aşıkların üzerinde görmüşlerdir.

Ne yalan söyleyeyim, ben de bazen yazanların yaşayanlar derecesinde aşkı yaşadıklarını düşünürüm. Zira içtenlik ve uyum oldukça, yaşama ile yazma arasında ipince bir çizgiden başka birşey yoktur. “Yaşananlar yazılır, yazılanlar yaşanır. Yaşamanın namusu budur. Yaşarken aklının zarını yarmaktan, kalbinin çeperlerini zorlamaktan korkma! Korkma ki kalp kentinden çıkan sözcüklerin sana asi olsalar bile hep senin kalsınlar, sana yabancı olmasınlar!”
Aşk-ı Leyla işte böylesi bir yeni aşk yorumudur diyebilirim. Şairinin ifadesiyle “Tüm şiirlerinin bir yaşanmışlık ve şahitlik ifadesi olması gerçeğinin” bu şiirinde de vücut bulduğunu söyleyebilirim. Yani ki her kelimesi bir belge, nişan ve şahitliktir; her bir kelimesi canlıdır, nefeslidir.

“Bırak gözlerini bakışlarıma
Güneşim alnına vursun sevdiğim
Nehirsen tek eş ol akışlarıma
Aşkın benliğimi sarsın; sevdiğim!”

Şiir çarpıcı bir talep ile başlıyor. Aşıklar genelde sevdiklerinin bakışlarında erirler, onların gözlerine bakarak sarhoş olurlar. Ancak, Aşk-ı Leyla bunu aşık olduğu sevgilisinden istemektedirler. “Bırak gözlerimi bakışlarıma….” ile başlayan dizeler aşk içinde erimiş ancak aşk dolayısıyla talepkar ve bilinçli ve güçlü duygularla beslenmiş bir sevgilinin ilan-ı aşkıdır. Bu halde bilince ve aşkın ahlakına dair “Nehirsen tek eş ol akışlarıma” ifadesi aslında teklik ve sadakat ilkesi gibi bir akışı da vurgulamaktadır. Muhteşem bir anlam ki, hayatiyeti olan bir teklik ve sadakattir bu. Ancak, böyle olursa aşk benliğini saracaktır. Şair de cesurca ve gerçek bir seven olarak bunu istemektedir, “Aşkım benliğimi sarsın; sevdiğim!” daveti aşkın yalın halini ifade etmektedir. En baştaki çarpıcı talep, özgüven dolu eda bir aşık tabiatına evrilmektedir.

“Gülüşün yüzüne işlenmiş nakış
Her sözün sinemde ayrı bir yakış
Yaz olur seninle içimdeki kış
Çiçeğin dalımı yorsun; sevdiğim!”

Burada artık aşkın en olağan, tanıdık dizeleri yer almıştır. İçlerine yönelik anlamları olmakla birlikte, başka başka şiirlerden biraz aşina olduğumuz hissiyat ve istekleri içermektedir. Ancak, “Çiçeğin dalımı yorsun sevgilim” dizesi ve metaforu bambaşka bir canlılıktadır. Bahar aylarında gördüğümüz aşırı çiçeklenmiş meyve dallarının eğilmesi gibi sevgilisinin çiçekleri, duyguları, bireysel özü ve ruhundan damıtılmış sevgi damlacıkları ile dalının yorulmasını istemektedir. Bu hal bana Erich Fromm’un sevgiyi anlatırken kullandığı formülü hatırlattı. E. Fromm sevgiyi tek başına değil, bir bütünlük içinde ele almaktadır. Bu bütünlükte ilgi, sorumluluk, bakım, sevgi mükemmel bir altın oran dikdörtgeninin öğeleridir. Sevgiliden istediği aşkı tanımlamakta, yorumlanmakta ve daha yüksek bir aşkı talep etmektedir. Aşk elbette ki kozmostan ta enfüse kadar, mecazi olandan ilahi olana kadar başka başka mahiyetlere bürünür. Aşk bazen vermek bazen de almaktır. Bazen bunların her birini başka başka forumlarda istemektir. “Sevdiğinin çiçeklerinin dalını yormasını istemek” her daim beslenen ve besleyici olan bir aşkı istemek gibi sevgilinin çiçeklerine de bir iltifattır kuşkusuz. Ona bir özlemdir.

“Mecnun’un sureti o aşk-ı Leylâ” mecazı için ne söylenir bilmiyorum. Ancak, aşkın kapladığı değil, serapa aşk olan Mecnun’un sureti doğuyor kalbe, hayale. Ve o Mecnun sureti ve aşkı Leyla bütün güzel kelimeleri, deyişleri, şiirleri, yalvarmaları, övgüleri, vaatleri, arayışları velhasıl herşeyi kapsıyor. “Aşk imiş her ne var âlemde” diyen Fuzuli’ye yaklaştırıyor fikrimizi. Ve artık diller Aşkı Leyla’yı söylüyor. Klasik şarkılardan “Je suis malade” içindeki bir bölümde olduğu gibi “Ve tüm gemiler senin bayrağını taşıyor
artık nereye gitmeli bilmiyorum,
sen her yerdesin” (–). Artık her yerde “Ayyuka” çıkmış aşkın bayrakları dolaşmaktadır…

“Onsuz hiçbir güfte olamaz beste
Cana can olur, o her nefeste
Yoksa bütün düşler, kalır kafeste
Uykuyu kavuran korsun; sevdiğim!” Artık aşk üzerine söylenecek sözler dirilir birbiri ardından. Ve aşkın yakıcı hallerinden uykular bile korunmuş değildir. Bir kor biteviye yakar kalbi. Bir zamanlar söylenen kelamı kibar gibi,
“Ah minel aşk ve min halatihi
Ahraka kalbi min hararatihi”. “Aşktan ve aşkın hallerindendir ki, aşk ateşiyle kalbimi yaktı!”…

Son şah beyte geldiğimizi yanıp kül olmadan anlamışsınızdır. Zira yanıp kül olan aşık bütün kalp şehrini sevdiğine açmakta, gönül tahtını sevdiğine yani asıl sahibine teslim etmektedir.

“Aşkı makber olsa gönlümün ahtı
Duamdır Ya Rabbim ben olsun bahtı
Kalben aradığı o pay-i tahtı
Gönül sarayıma kursun; sevdiğim!”

Aşkı makber ile acaba makberde de devam eden bir aşk mı kast edilmiştir? Bu ne hoş bir söyleyiştir! Kalbinin ahtı, yemini aşkı makberdir “Şiire Leyla olan kadının”. Şiir başka bir bağlamda yazılmış olsa da (Hikayesini şairden bizzat dinlemek büyük keyifti!) şiirin yakıcı dizelerinde aşk sultanına bakış ifade edilmektedir. Sevdiğinin bahtını değiştirmek, yani bahtı ben olsun demek ne büyük taleptir, duadır, istektir, aşktır… Ve artık bütün irade, bilinç, varlık, özne kendini aşka ve sevdiğine teslim etmektedir. Sevdiğim gönül sarayıma kalben aradığı payitahtını kursun diye niyaz etmektedir. Muhteşem!
Gazali’nin tabiriyle insanın ilahi sıfatlara en yakın özelliklerinden biri istila etme arzusudur, dünyada istila edilecek en kıymetli şey ise bir diğer insanın kalbidir. Kalp sahibi aşık kalp şehrinin kapılarını sevdiğine açmış, şartsız ve bedelsiz gelsin payitahtını buraya kursun demektedir. Ki sevdiğinin kalben o payitahtı aradığını bilmektedir. Bu istila keyfiyetini alt üst etmektedir. Gönlüne ben taht kurayım değil sen gönlüme taht kur demektedir. Naz ile bilinen aşkın hali burada bir başka güzel duygularla sarılı, bezelidir.

Leyla Hanımın şiirinin söyleyiş güzelliği ve imge zenginliği üzerine yazmayı bir başka yazıya bırakarak, sadece şiirinin kalpgahında, ara sokaklarında, meydanlarında ve mahrem hanelerinde dolaşmakla yetiniyorum. Zaten şiirin bu güzel mi güzel yönleri okundukça daha da ortaya çıkacak. Özellikle dil ve imge zenginliğinin daha da iyi görüleceğini vurgulamak istiyorum.