Yüzyıllar evvel kimi taşa kazıyarak, kimi parşömene veya kâğıda çizerek yazmış. Şimdilerde buna bir de elektronik ortamda dijital izler yoluyla düşünceyi kaydederek yazıyı gösterme yöntemi eklendi. Sadece yazıyı mı? Nesneler dünyasında görüntü veren hemen her şeyi kaydetme imkânına sahibiz artık. Baş döndürücü bir hızla gelişen bu araçlar bize sunduğu imkanlar karşısında bizi şaşkına çevirse de öze yönelik bir değişimin olmadığını, hakikatin her dem ilksel ve biricik olarak orada öylece durduğunu ve bizi çağırdığını görebiliriz. Yeter ki yönümüzü bilelim. Zira yönünü bilen yolunu bulur. Yolunu bulan hakikate varır.
Teknoloji taklidi çoğalttığı için neyin gerçek neyin taklit olduğunu bilmek de bir o kadar zorlaştı. Gerçeğin üzerinde o kadar çok örtü var ki…

Malzemeyi tanımak hiç şüphesiz uzun bir gözlem ve tecrübe biriktirmekle olur. Biriktirmek ise önümüze bir yığın koyar. Biriktirmek yığmaktır aynı zamanda. Bu bağlamda “müktesebat” sözcüğü ile eş anlamlı olmadığını düşündüğüm bir kelimedir “birikim” sözcüğü. Biri yoğunlaştırılmış, cürufundan olanca titizlikle arındırılmış bir kavram olarak karşımıza çıkarken diğeri ise hiç ayıklama işleminden geçmeden sürekli istiflenerek, öz açısından heterojen bir hacim arz eder. Çağımızda karşımıza birikimi olan fakat müktesebat sahibi olmayan bireyler çıkarmıştır teknoloji.
Birey dedim: Yaşadığı toplum içinde kaybolmuş. Toplumun ona dikte ettiği ya da makro sistemin öngördüğü bütün kimlikleri kazanma hakkına sahip olmuş, birçok kurs ve seminere katılmış, kişisel gelişim sürecini tamamlamış, geçtiği bu süreçleri kendisine verilen belgelerle ispatlamış, toplum elemanı… Şahsiyet ise mumaileyh saydığım tüm bu oburluklardan uzak, bilinçli bir tercihi kendine ihtiyar edinmiş, birikimlerini ayıklamış, gereksiz ağırlıklardan kurtulmuş, bilincini tasnif etmiş; tavır ve üslup sahibi, yöntemi ve usulü olan, nefsine müdahale etmesini bilen kişi…

Bir misalle yazıyı sonlandırayım: Bağlama yapmak – saz dediğimiz Türk Halk Müziği enstrümanından bahsediyorum – hem ustalık hem de sabır işidir. Evvela ağacı tanıyacaksın. Tanımak için sevmek de yetmez, âşık olacaksın. Kestiğin kütükleri senelerce bekleteceksin. Güneş görecekler, yağmur görecekler, soğuk görecekler… Zamanın yıpratıcı tezgâhından çatlayıp yarılmadan geçenleri bir kenara, bu çetin imtihanı veremeyenleri ise oduncuya verilmek üzere bir kenara koyacaksın. Artık keserle kütüğün karnı oyulabilir. Dikkat et! Ustanın elindeki keser herhangi bir keser değil. Oyma işi bu, ince iş yani… Karnı oyulan tekne bir süre de gölgede bekleyecek. Kıvama geldiği vakit içi, dışı düzlenecek. Kendi gibi çetin süreçlerden geçmiş bir ladin tahtasını da göğsüne yapıştıracaksın. Sapıydı, tesviyesiydi, burgusuydu, teliydi, eşiğiydi derken kendini oluşturan bütün elemanları bizatihi onun bir parçası olma vasfına ermiş, odunluktan kurtulmuş, odun olma vasfının üstünde hususi bir hüviyet kazanmıştır artık. Özel bir adı, kendine özgü bir sesi vardır.
Şimdilerde odunlardan bağlama yapıyorlar. Usta dediğimiz kişiler – usta taslakları mı deseydim – seçmeyi bilmiyorlar. Ellerine aldığı her malzemeyi eğip büküp birleştiriyorlar, o kadar.

Şimdilerde durum edebiyatta da aynı: Teknoloji bize yığını verdi, bir de yapıştırmayı öğretti. Yapıştır yapıştırabildiğin kadar.

Ya insan? Gayrı ihtiyari, güdülenebilen bir yaratık haline geldi. Vesselam.