Öykü

Kar Yağışının Getirdiği Sıcaklık

Paylaş

Kar taneleri dans edercesine gökyüzünden inerken, sessizce izliyordu. Konuşmanın gereksizliğini fark etti yağan karda. Başını kaldırdı, sanki sonsuzluğa bakıyordu. Oradan ayrılan ve belli bir istikamet üzere ağır ağır inen kar tanelerinin, hiçbir şeyi incitmeden yağışındaki güzelliğe odaklandı. İki parmağı ile birini tutmak için yaptığı hamle boşa çıkınca, tekrar yaptı hamlesini ama o da olmadı. Koluna düşen karlara baktı bir süre, her biri farklı boyutta ve farklı şekilde hayata uzanmıştı.

Döndü, “İşte, her birimiz de bu kar taneleri gibiyiz.” dedi, yağan karı gösterirken. “Özümüz aynı, şekillerimiz farklı sadece. Aynı yerden başlayan yolculuk, aynı yöne devam ediyor aslında ama insanın egosunda büyüttükleri farklı yerlere götürüyor onu.”

Arkadaşı, elleri cebinde, başını paltosuna gömmüş dinliyordu, hafif doğruldu, başını gökyüzüne kaldırdı, inen karlar gözünü alınca indiriverdi bakışlarını. “Boş ver bunları, bana sen gerçek nedir, anlat.” dedi, ellerini birbirine sürterken. Beklediği cevap gelmeyince, orada bulmak ister gibi uzaklara çevirdi bakışlarını. İkisi de susuyordu. Zaman suskunluğu paylaşırken, kar, sessizce yağmaya devam ediyordu.

Fotoğraf makinesini çantadan çıkardı, açıp açmamak arasında bocaladı, hiç fotoğraf çekmek gelmiyordu içinden. Açmak için düğmeye basacaktı, vazgeçti, çantaya tekrar koydu. “Bu gün kadrajdan değil de, doğrudan bakalım hayata.” dedi, arkadaşına dönerken. Yaklaştı, “Üşüyor musun, birer çay daha doldurayım mı?” sorusuna arkadaşı, isteksiz ‘’Birazdan.” diye yanıt verdi. Arkadaşının yanına oturdu. Bakışlarını, fotoğraf makinesini odaklar gibi, uzaklara odakladı. Kar taneleri flu olarak yağıyordu zihnine. “Sen de benim gördüğümü görüyor musun?” dedi hafifçe, bakışlarını bozmadan. Arkadaşı, “Nereye baktığını nereden bileyim, müneccim miyim, fotoğraf avcısı olan sensin.” derken, “Nereye bakacağını bilmezsen, nerede olduğunu da bilemezsin, odaklan sadece.” diye fısıldadı. Arkadaşı, duruşundan nereye baktığını anlamaya çalıştı bir süre. Kalktı, arkasına geçti, tam olarak nereye baktığını çözemedi. Fotoğraf makinesini aldı, başının üzerinde tutup, yakından uzağa görüntü yakalamaya çalıştı, olmadı. “Ne şimdi bu, görüntü yakalamaca mı oynuyoruz?” dedi, makineyi koyarken. Ellerini cebine soktu, adımlamaya başladı.

Şehrin en yüksek binasına zaman zaman çıkarlar, şehre dair fotoğraf çekerlerdi. Hele gün doğumu ve batımında eşsiz kareler yakalarlardı. Şehir hayatına en zirveden bakmak, insanları, arabaları, uzaklardaki dağları, görebildikleri ayrıntıları kadraja almak, en büyük tutkuları idi. Düşünce olarak farklı olsalar ve aynı fotoğraf karesine giremeseler de, çektikleri fotoğraf birleştiriyordu ikisini. Şehir merkezinde olması ve şehrin ruhunu yansıtması açısından iyi bir yer olduğu için buraya gelirler, bazen makineleri alıp uzun yolculuklara çıktıkları da olurdu.

“Bu odaklanmayı makine ile yapamıyoruz, bunu daha sık yapmalıyız.” diyerek kalktı, birer çay doldurdu, arkadaşına verip adımlarına uyum sağlamaya çalıştı. Onun gibi bir elini cebine soktu, gülümseyerek baktı, “Seni bir türlü anlamıyorum hatta anlayamıyorum.” dedi arkadaşı. “Ben en son anlayacağın kişiyim, dikkat et, gücünü gereksiz olana harcarsan, asıl olana takatin kalmaz. O zaman dolduramayacağın boşluklar üşüşür hayatına.” Arkadaşı durdu, adımlamaya devam ederken konuşuyordu. “Kadraja bir çok şeyi sığdırmak için uğraşırken, o karelerin sadece bir kare olmadığını, her birinin hikâyeler barındırdığını biliyorsun. O halde şu taşıdığın kalbin sadece bir et parçası olmadığını, onun daha da derin hikâyeler barındırdığını unutma. Elini göğsüne koydu, “Gerçek burada, buradan bakmıyorsun, daha önemlisi sen buraya bakmıyorsun dostum, buraya bakmazsan gördüklerin gerçeklik adına flu kalacaktır. Fotoğraf makinen ile güzel pozlar yakalamak için, hazır hale getirmen gerektiğini biliyorsun ama hayatın güzelliklerini yakalamak için de kalbini hazırlamalısın. Et parçası gibi görünür ama beyaz bir âlemdir o, kodlarımıza sinen sinsilikler siyah bir leke olur, kirletir onu. Nasıl ki fotoğraf çekerken odaklanıyor, gereksizi geriye koyuyorsak, hayatta da aynı şeyi yapıyoruz. Odaklandıklarımız ve geri plana aldıklarımız kalbimizin seçimi değil mi?”

Sustu, daha söyleyecekleri vardı aslında ama bazı şeyleri içine akıtıverdi. Ağır adımlarla kenara yaklaştı, arkadaşı geldi peşinden, yan yana durdular ama suskunluk vardı ikisinde de. Kar yağması hafiflese de soğuktu her şey. Fikirler açığa çıkınca, peşinden suskunlukla soğuyordu ortamları. Sustular, soğuğa bıraktılar konuşmayı, ellerindeki çaylara teslim ettiler içlerinde taşıdıklarını.

Ortalık kararmaya dönerken, kar dinmiş, şehrin ışıkları yanmaya başlamıştı. Gece her zamankinden daha soğuk geçeceğe benziyordu. Caddeler, her zamanki kalabalıktan uzak geceye hazırlanıyor, insanlar evlerine çekiliyordu.

“Akşamları hiç sevmedim, ıssız ve yalnız. Akşamı yaşamak zorunda olmak…” diye konuştu arkadaşı. “Birazdan ineceğiz, sen evine, çocuklarına, ben yalnızlığın ilmek ilmek dokunduğu dört duvara. Keşke yalnızlık olmasa, acı, gözyaşı olmasa, neden iyiler çabuk yitirilir, özlemek neden olsun ki?” Bir şey söylemek için ağzını açtı, vazgeçti. Arkadaşının hayata dair karamsar hallerine alışıktı. İntikam almak istiyordu bir şeylerden ama kimden ve neden olduğunu bilmez tavırları artarak devam ediyordu. Kendince kıstaslar kurup, sonuçlar çıkarması boşluğa itiyordu. Annesini kaybetmesi ile her şeyi sorguluyor ve kabullenmeleri zor oluyordu. Verdiği cevaplar yeterli gelmiyor, sorular peş peşe sıralanıyordu.

Sessizlik, akşam ezanlarının başlaması ile bitiverdi. Yüksek binalar arasına hapsolmuş minarelerden gökyüzüne yağan mesajlar gibi hissetti, okunan ezanları. Döndü, “İşitiyor musun?” dedi, “Betonlar arasından kurtulup, sonsuzluğa uzanıyorlar, bizim de sonsuzluğu arzulamamız gerek yoksa nefretimiz içinde boğulacağız dostum.”
Ezanlar bitene kadar sustular. İkisinin gözleri de gökyüzüne kaymış, içten içe konuşuyorlardı. Arkadaşını anlıyor, incitmeden, çıkamadığı dehlizlerden kurtarmaya çalışıyordu. İnsanın bu türden gelgitler yaşaması olası idi, gülmek de ağlamak da devamlı olmuyordu, sevinçler acılar, kazançlar kayıplar yumağı idi yeryüzü.

“Bazen en dipte olduğunu düşünüyor insan ama daha dipte olanları da bilmek gerek.” dedi, arkadaşının omuzuna elini koyarken. “Bak, şehrin en tepesinde iki dost, soğuğa aldırış etmeden uzun süredir buradayız. Termosumuzda çayımız, ellerimizde fotoğraf makinelerimiz, bir şeyleri paylaşıyoruz. Küçük şeylerden mutluluk çıkarmalıyız yoksa büyüklerle baş edemeyiz.” diye sürdürdü. “Karanlık çöküyor, yavaş yavaş inelim, bizim eve doğru giderken caddelerden hikayeler dolduralım objektiflerimize. Seni anlıyorum, sorular sorunlara dönüşmesin, içindeki sıkıntılar zamanla azalacaktır emin ol.” dedi, bardakları toplarken. “Haklısın.” dedi arkadaşı, “Senin gibi bir dostum olduğu için çok şanslıyım galiba.” derken, gülüyordu. “O şeref bana ait ama günün fotosu çıkmadı bu gün.” cevabına, arkadaşı, “Boş ver, bu gün de böyle olsun.” karşılığını verdi. Gülüştüler.

Çantalarını sırtlarına alıp, fotoğraf makinelerini boyunlarına asarlarken, şehirle gökyüzünün buluşmasını izliyorlardı. Yavaş adımlarla inerken, binaların tepelerinde yanıp sönen ışıklara veda etmişlerdi. Caddeye indiklerinde, diğer hikâye taşıyan insanların arasına karışıp, kendi hikâyeleri ile kayıp gitmeleri zor olmadı.