Kitap

Paylaş

Bismillah.

“Hû” için doksan dokuz Esma’ül Hüsna’nın her biri için adanmış doksan dokuz şiir de diyebiliriz; dolayısıyla kendini Rabbine adayan şairin hikmet burcunda söylediklerinin kalem ve kâğıtla buluşmuş halidir Hû kitabı. Modern zamanların artistik söylem ve imgelerinden sıyrılmış, hakikatin tecellisini olanca açıklığıyla şiirin imkânına sunmuş bir kitap…  Berrak bir dile özgü ne kadar zarafet varsa hepsi onda mündemiç şiirler bütünü… Yalınlığa ait ifade genişliğinin şuurunda bir şair… Yüzde, özde, dilde tam bir teslimiyet hali… Gönlü hakikate açmadan, tefekkür etmeden, seccadeyi kıbleye sermeden, besmele çekmeden, çilehaneye girmeden, usul erkân bilmeden, şiiri O’ndan istemeden, şiir yazılamayacağını bana öğreten Erdal Çakır ustanın kitabıdır Hû…

On birinci sayfada kalalım. Birinci şiir; hakikatin tek adı… Var oluşumuzu ve bir var olan olarak varlık olduğumuzu O’na borçlu olduğumuz, yalnız O’nun olduğu, hakikatin tekliğinin yegâne ifadesi, gerçek olanın adı karşılıyor bizi. Allah…

“Adınla…

Zatına baktın biri yarattın

Aczimi mübarek kıl”

Erdal ağabey okuyor. Kuytu bir yer beğeniyorum kendime. Kendimi unutuyorum; zira hiç bir şey olduğumu söylüyor bana. Ne olduğumu değil; ne olmadığımı öğreniyorum. Şiir bitiyor, ben dağıldığımı düşünüyorum. Muhtacım, acizim, kulum, çaresizim, dertliyim, sarhoşum…

“Aczimle sarhoşum

En büyük soruda gizliydi aşkım:

Evet Rabbimsin.”

Gerçeğe uyanıyorum; dünyanın insana bahşedilen güzel bir rüya olduğunu, insanı ancak hakikatin sarhoş edebileceğini;  şiirin bir nasip işi olduğunu anlıyorum.

“Bismillahirrahmanirrahim

Bir sensin

İsim sensin

Allah sen

Birliğinden aldık ‘bir’ görmeyi

Büyüklüğünden yürüdük sana”

Ah ne güzeldir insana kul olduğunu anlatan şair; ne güzeldir gerçek güzeli yine O’nun verdiği kelimelerle izah edemeyeceğini bilen şair… Ne güzeldir her anlatımın gerçeği örtmekten başka bir şey olmadığını bilmek… Şiir belki de bu ıstırabın feryadıdır. Yunus’un “Kastım budur şehre varam,  feryâd-u figan koparam!” dediğidir şiir.

“Döküyorum eteğimdeki taşı toprağı

Tövbekârım bütün iddialarımdan ve tezlerimden

Andolsun güzelliğine ve birliğine

Şahitsin şahitsin şahitliğime şahitsin

Andolsun bütün ant içtiklerime

Allah’ımsın Rahmanımsın, Rabbimsin”

Şiir bitmiyor. Bir sürüklenme hali bu; belki uçma da denebilir; anlam deryasında yüzme ya da gökyüzünde yücelerden seyretme… Konuşmalarımız böyle başlıyor; tanışıklığımızda…

Esmalara muhatap olan okur aynı zamanda doğal bir terbiye sürecine de giriyor. Dil pişiyor, kelimeler ince bir süzgeçten geçiyor. Sorular ateşle sınanıyor; yanan, eriyen, kavrulan, kül olan sorular… Nice âlimin, nice bilgenin, nice velinin, nice şehidin adları anılıyor. Aklımıza takılan bir şey varsa Kur’an başucumuzda duruyor. Yine ona dönüyoruz, Kelam-ı kadime… Tefe’ül ediyorum:

“Allah’ım

Sorularımın hepsini unutmaya hazırım

Ben sordukça sen daha çok soracaksın bilirim

Ne halim olur ki, bildiğim hiçbir şey bana ait değilken

Ait değilken hiçbir harf ismimden

‘nasıl’ demek ‘niçin’ demek

Ve soru işareti koymak varlığımın sonuna

Ben nasıl bilirim ki bildiklerimde yanarken

Bildiklerim yakarken varlığımı ucundan

Ey Âlim

Seni bildim demek bir soru değilse

Vallahi bildim seni

Bildim seni

Bildirdiğin kadar

Bildim”

Hû Şiirleri bütünüyle sarıp sarmalıyor insan ruhunu; bir gök kuruyor üzerimize, uçsuz bucaksız bir kıyı oluyor sahilimize… Modern dünyanın kirinden, pasından, kulağı tırmalayan çirkin sesinden, insana dayatılan ve zorla öğretilen bilgi kırıntılarından, bunalımlarından, hafakanlarından, gereksiz sorularından, kokuşmuş felsefe artığı imgelerinden eser yok bu kitapta. Doğallıkla okur, şiirle olan rabıtasını kurmaya başlarken şairin koyduğu ve üzerinde bir hakikatin ışığının şavkıdığı işaret taşları sayesinde sahici ve aydınlık bir yola girme sürecinin de lezzetini tadıyor.

 

 

Günümüzde şiir okuru için, kimi zaman bir ses kalabalığından öte gitmeyen, okurun kalbine nüfuz etmeden sadece kulağında bir süre kalan, diline dahi inmeyen adına şiir dedikleri söz yığınları üretiliyor. Tüketim toplumunun kendine özgü marazlarından olan üretme iştiyakına karşın tüketme arzusu şiire de bulaşmış olacak ki şimdilerde şair müsveddeleri kendilerince şiir adına yeni bir çağ açma hevesindeler. Yeni tanımlamalar, yeni şekiller, kadim olana karşı adi saldırılar edebiyat gündemini meşgul ederken; Hû şiirleri kadim olanın ancak gelenekten tevarüs edebileceği düşüncesinin altını en kalın hatlarla çiziyor. Sadece obur bir iştahla okunan, okundukça hipnotize olunan, beyni süngerleştiren, dünyevi hazları tatminden öte gitmeyen yığın sözlerin cazibesine aldanmış hasta okura da ilaç olacak bir kitap Hû şiirleri.

Hû şiirleri adına söyleyecek bir son sözümüz olacaksa: Akif’in Kur’an tercüme çalışmalarından yorulduğu sırada dinlenmek için okuduğu Ankaravi’nin Mesnevi Şerhi mesabesinde olduğudur ki; Kur’an okumalarından sonra ruhu enfes bir Türkçe ile şiirin derin vadilerinde şuurlu bir sesle buluşturmaya vesile kılacak ender eserlerdendir.

Bilvesile bu kitabı okurla buluşturduğu için Hece Yayınları’na Rabbin esmalarıyla şiiri şereflendiren muhterem ağabeyim Erdal Çakır’a sonsuz şükranlarımı sunarım.