Alarmını kurduktan sonra cep telefonunuzu, başucunuza koydunuz. Komodinin üzerine de çalar saatinizi ayarlayıp güzelce yerleştirdiniz. Ne olur ne olmaz deyip, kızınıza da tembihlediniz “beni sabah uyandır” diye. Hatta yatmadan üç bardak su içtiniz, arzuladığınız vakitte uyanmak için.

Yine de her sabah, bir savaş meydanına dönüyor ortalık. Bir yandan telefonunuz çalıyor, öte yandan çalar saatiniz hücûma geçiyor. Kızınızsa çığlık çığlığa.. Gece içtiğiniz üç bardak suyun damarlarınıza yaptığı basınçla tuvalete koşuyorsunuz.

Başınıza gelecek bütün ihtimalleri hesaplamıştınız oysa. Zamanı sıkıştırmak için bütün savaş taktiklerini kullanmıştınız. Yine de kaleniz kuşatıldı işte. Üç bardak suya yenildiniz. Buna rağmen; kalabalığın ve gürültünün; tozun ve dumanın içinde kaldınız.

Ama siz… Biliyorum yine de siz; makinenin soğuk yüzüne değil; bir çiçeğin tenine dokunmayı tercih edersiniz. Klimaların, kaloriferlerin, ısıtan ve soğutan ne varsa işte; onların altında durmaktan çok, bir rüzgârın duldasında ferahlamak istersiniz. Telaşın içinde başkalaşmadan; huzurun, sakinliğin eteğinde oturmak istersiniz.  Mutantan bir kafede, asitli bir kola değil; salkım söğüt bir nehrin kenarında soğuk bir ayran içmek istersiniz. Otobüs değil; yürümektir tercihiniz. Sizi boğazınızdan tutup bırakmayan bir kravat ve pahalı bir takım elbisenin içinde dolaşmak yerine; çırılçıplak bir denize koşmak istersiniz. Kan kusmak yerine; tuzlu su yutmak istersiniz.  Düzenli, tertipli bir hayat yerine; bulduğunuz yerde doymak, bulamadığınız yerde şükretmek istersiniz. Başınızda izolasyonlu bir çatı değil; yıldız yıldız bir sema istersiniz.

Biliyorum siz; kurulu bir saat alarmıyla değil; saba makamında bir ezan sesiyle uyanmak istersiniz!

Hayal kurmayı bırakın da, uyanın!

Saat sekiz!