Öykü

Hayatı ‘dOlDuRaN/dOnDuRaN’ her kare

Paylaş

Sokakta yürüyenlerden bir farkı olduğunu düşünüyordu. Sadece kendisinin sokakta ters istikamete yürümesi de onu kendince haklı çıkarıyordu. Bazen insanların gülüşlerinden ve fısıltı halinde konuşmalarından kendine bir pay çıkarır, ‘aCaBa bEnİm HaKkImDa Mı KoNuŞuYoRlAr’ diye şüpheli gözlerle onları sorgulardı. Şüphe beyninin tüm kıvrımlarını ele geçirirken o, başkalarının gözleriyle kendi hareketlerini görmeye çalışır lâkin bu sefer de yürüyüşünde veya o anda yaptıklarında bir düzensizlik hasıl olur, eli ayağı da birbirine dolaşarak bu düzensizlikle gizli bir işbirliği yapar, zincirin bir halkası durumuna gelirdi. Belki de perseküsyonunun ilk aşamalarıydı bu.
Yanından geçen insanları ve onların kendilerini ele vermemek için herhangi bir ifadeden izole ettikleri yüzlerine baktı. Hepsi anlamsızlık içinde yitip gitmişti, kendilerini gizliyor, kaçırıyorlardı.

“İNsAnLaR” diye düşündü “BeNi AnLaMıYoRlAr Ve hAyAtI yAşAnAbİlİr OlArAk DeĞeRlEnDiRiYoRlAr. HaYaT gErÇeKtEn YaŞaNaBiLiR mİyDi, İlİkLeRiNi SöMüRüRcEsİnE”?

Yanından gelip geçen hissiz, masklı ‘iGnOrAmUs’ların puslu yüzlerine baktı. Çocukları düşündü, onlar farklıydı. Düşünceleri çok daha saftı ve ne düşündükleri hemen yüzlerinden anlaşılırdı. Konuşmaları da şifreli olmazdı büyükler gibi, onlar gizlilikten sıyrılarak gerçeğin yalınlığıyla düşünür ve düşündüklerini söylemekte de bir beis görmezlerdi.

Konuşulanlara kulak kabarttı, herkes bir şeyler hakkında ahkâm kesiyor, kendince her şeyi kurtaran “bEkLeNeN bİrİcİk KaHrAmAn” oluyordu. Ama onlar hep başkalarının ağzıyla konuşuyorlardı, başkalarının imzasını taşıyan düşünceleri dillendiriyorlardı. Kendilerinin bir ‘ŞeY’leri yoktu. Hayatları da zaten bir ‘AlInTıLaR bÜtÜnÜ’ değil miydi? Kendi düşüncelerini yokladı, henüz olgunlaşmamışlardı, ama en azından onun kendine ait bir şeyleri vardı.

Bugün de yine yaşamaktan yorgun düştüğü; her şeyi ‘hİç’likle tanımladığı ve boşverdiği günlerden bir gündü. Hayata adım atışının ilk anları geldi aklına. Girişte eline bir bilet tutuşturmuşlardı. Bilete bakmıştı, ‘HaYaTa GiDer, YoLcUlUk SoNuNa KaDaR sAkLaYıNıZ, bİlEtİ AZrAiL kEsEcEkTiR’ yazıyordu. Üzerindeki resim dikkatini çekmişti. Beyaz tenli, iri gözlü, tuhaf bakışlı bir insandı, yüzünde ‘hoş geldin hayata, hazır mısın?’ der gibi bir anlam vardı. Sanki bu yüzü tanıyordu, ama nereden? Sonra önündeki insan selini yararak en öne geçmişti. İleride bir görevli son hatırlatmaları yapıyordu:

“SeN ‘Şu’SuN. ‘OLuŞ’uMuNa VeSiLe OlAnLaR ‘o’ ve ‘bU’. SiBiRyA’dA yAşAyAn BeYaZ bİr RuS’sUn. YaHuDi OlDuğUn İçİn KeNdİ tOpRaKlArInDaN ‘ÖzGüRlÜkLeR dİyArI’nA hİcReT eDeCeKsİn. OrDa KeNdİnİ iSpAt EdEbİlMeK iÇiN kEmAn VirTüÖzÜ oLaCaKsIn. ZaTeN kEmAn ÇaLaN iNsAnlAr hEp BeYaz RuS vE YaHudİlEr’DiR. SiZe KeMaNı TaHsİs EtTiK.” Elindeki elma şekerini büyük bir hazla yalayan bu adamı tanıdı, Yehudi Menuhin’di bu, küçük yaşta kemana başlayan dünyaca ünlü keman virtüözü. Bu hatırlama iki ismi daha peşinden sürükledi, Itszak Perlman ve Giora Fiedman. Menuhin’in boynuna küçük bir keman kolye takmışlardı. Sıra kendisine geldiğinde heyecanlanmıştı, tuhaf bir duyguydu bu heyecan, adrenalinle ilgili olduğunu okuyacaktı bir yerde, bunu hatırladı, ama ne zaman okuduğunu ya da okuyacağını kestirememişti bir türlü, uzunca bir ‘bOş VeEeEr’ çekti. Tuhaf duygular hissetmişti, kendini yeni keşfeden bir bebek gibiydi.

Görevlinin sesini duydu: “YaKlaŞ bAkAlIm “KaÇıK”. DüNyAyA gİdİnCe SaNa SaHtE bİr İsİm VeReCeKlEr, AnLaMıNı ÇöZeMeDiĞiN bİr İsİm. Bu, İnSaNoĞlUnUn BiRbİrİnİ dAhA kOlAy TaNıMaK iÇiN kEnDiSiNe YaPıŞtIrDıĞı BiR eTiKeTtİr SaDeCe.” Elindeki listeye baktı ve dudakları mekanik bir şekilde devindi: “SeN bİr KaÇıKsIn, NeRdE yAşAyAcAğInI sÖyLeSeM dE fArKeTmEz, ÇüNkÜ tOpRaK, mİlLiYeT vE iSiM sEnİn İçİn BiR aNlAm İfAdE eTmİyOr. TüRüNüN sOn, SoN oLmAsA dA sOnDaN dOkSaNdOkUzUnCuSu’SuN.” Türünün son örneği olmakla, arkasından doksansekiz tane daha türünün son örneğinin gelmesini pek anlayamadı. Görevli yüzündeki şaşkın ifadeyi yakalamış olmalı ki alt dudağının sağ tarafındaki kaslarını kullanarak yaptığı Bruce Willisvâri tuhaf bir gülümseyişle duruma açıklık getirdi: “MeRaK eTmE hEr YüZyIlDa MuTlAkA oN tAnE bİr TüRüNüN sOn ÖrNeĞi GeLiR, oNlArIn ‘En’ BeLiRgİn ÖzElLiKlErİ kAçIk OlMaLaRıDıR” dedi ve arkasını dönerek “TaMaM dAmGaLaDıM” diye seslendi. Belirgin özellikleri kanınca herkes bilirdi, o kendisinin ve diğer türünün son örneklerinin “eN” olmayan kendine has özelliklerini merak ediyordu. Biletin üzerinde bir çentik atmışlardı. Bunun da anlamını bilmiyordu. Sadece ‘AnLaMsIzLıKlAr’ içinde dünyaya girdiğini hatırlıyordu, o kadar.

İsim meselesi de bu anlamsızlık zincirinin halkalarındandı. Neden ben ‘şU’ değil de ‘bU’yum. Bu ismin ne anlamı var. Dünyadaki nesnelerin isimleri de çok anlamsızdı. Birilerinin inisiyatifinde yanyana getirilen sözcükler dizisi bütün bir dünyayı tanımlıyordu, onlarca. “SıNıR”lardan hep nefret ederdi, niçin sınırlar koyarlardı ki insanlar, yaşama ve düşünceye, bunu da anlamazdı.

Yine içi sıkıldı, ruhu daraldı. İç sıkıntısı onun en büyük yoldaşıydı galiba. Yüreğinin baş köşesine çöreklenip oturdumu bir daha kolay kolay kalkmazdı. “Of’lar bir bir ardına sıralanır, dünyanın ve her şeyin boşluğundan dem vurulurdu. Bu sıkıntı her şeyi anlamsızlaştırırdı, bir bakıma dünyaya simsiyah bir göz ve kalple bakardı. HaYaT’tan, içi kof anlamsız birlikteliklerden nefret eder, tüm dünyaya ateş püskürürdü. Diğer insanların yüzünde hayat izleri aradı fakat istediğini bulamadı. Onların çoğu ‘aYnI’ydı ve her şeyin ‘nOrMaL’ine sahip olmakla övünüyorlardı. ‘SıRaDaN’ insanların ‘SıRaDaN dÜnYaSı’ydı burası. O yüzden daha başından kendi dünyasının sınırlarını çizdi ve kendini diğerlerinden ayırdı. Kendi oluşumunu kendi tamamlamak ve tanımlamak istiyordu. Durdurulamayacak bir başlangıçta buldu kendini. Sürekli insan görüntüleri, hayaller, ideolojiler, ölümler, hayal kırıklıkları, dünyaya atılmış yeni yaşamlar, başkaları tarafından biçimlendirilen hayatlar…

Yere düşen bir kâğıt parçası dikkatini çekti, o da yere düşen cisimlere karşı özel bir ilgi duyardı.-fakat onun bu ilgisi Jean Paul Sartre’ın “BuLaNtI”sındaki kahramanının ilgisiyle hiçbir şekilde benzeşmiyordu-Kimbilir üzerine hangi bakışlar ve dokunuşlar değmiş, hangi hüzünler çiziktirilmişti. Sonra da hangi uğursuz beğentisizliğin kurbanı olmuş ve atılmıştı. Sanki yere hoyratça atılmış bu cisimlerin de duyguları olduğunu düşünür, onlar adına da üzülürdü-onlar kendi adlarına üzülemezdi ya!-Hatta bazen çok ileri gider kendini onların yerine koyardı. Aslında insanoğlunun sergüzeştinin de bu cisimlerle benzeştiğine inanırdı. İnsan da birdenbire kendini başlangıç noktasına tamamen aykırı bir noktada ve uçurumun kenarında bulabilirdi. Zaten gittiği istikameti önceden kestiremiyordu, her ne kadar kendisi bir yere gitmeyi arzu etse de bilinmeyen bir güç onu farklı bir yere götürebiliyordu. Belki hayatı anlamlı kılan yegâne unsur da buydu: “BiLiNeN”lerin, “öNcEdEn kEsTiRiLeN”lerin bazen “sÜrPrİz”lere yenik düşmesi, hayatın akışını hızlandırması, bazen de tekletmesi, sahibini allak bullak etmesiydi.

Yolda yürürken gözü yerdeki karıncalara takıldı. Küçük bir çocukken evinin bahçesinde gözü gibi bakamadığı karıncaları hatırladı. CaN sIkInTıSı vE mUz KaBuĞu arasındaki-sadece onun anlayabileceği-anlamsız denklem düşüncelerini harekete geçirdiğinde gözü yerde sağa sola doğru koşuşturan ve siyah bir çaput parçasını orasından burasından iple bağlanıp, sımsıkı boğumlar yapıldığı izlenimi veren karıncalara takılmıştı. İyice yaklaşıp baktığında her birinin vücutlarından daha büyük yiyecekler taşıdıklarını gördü. Bu yaşamsal nesneler, kendine bir tüy kadar hafif izlenimi vermiş, dolayısıyla karıncaların onları kolay taşıdığı vehmine kapılmıştı. Sonra karınca ile kendi kütlesi arasındaki asla dengelenmeyecek ve eşitlenemeyecek farkı görünce bu kararından vazgeçmişti. Karıncalardan birini takip etmiş ve yiyeceği nereden bulduğunu görmüştü. Dokununca ortadan ikiye ayrılıverecekmiş hissi veren bu küçük cüsse için aradaki mesafeyi çok uzak ve yorucu bulmuştu. Kendisi için bu mesafe çok yakındı. Hatta belki onlar için yakınındaki buğday tarlasından buğday başağı getirip yuvalarına koyabilirdi. Böylece onlar da kısacık hayatlarında daha fazla yorulmamış olurlardı.
Henüz o yaşlarda hayatın işleyişine dair bir fikri yoktu, karıncaların ne kadar çok başak getirirse getirsin yine de çalışmak isteyeceklerini tahmin etmemişti. Bir avuç başağı yuvalarının üzerine boca etmişti. Karıncaların birden hızlanan hareketlerini onların çok mutlu olduklarına vermişti ve yüzünde muzaffer bir komutan edasından çok bir merhamet kırıntısı belirmişti.

Hergün karıncaların yuvasına gidip onlara başak vermek, yağmur yağdığında yuvanın üzerini bir çit gibi çattığı cılız çalılara naylon parçası geçirerek onları korumak artık olağan bir hal almıştı. O karıncalara karıncalar da ona alışmıştı. Ta ki kuzeni gelip, giderek büyüyen karınca yuvasını görene kadar sürdü bu orantısızlıklar bütününden oluşan ilişki. Önce küçük dilinin boyutlarını ve ses tellerinin tüm maharetini gösterircesine bir çığlık atmıştı kuzeni. O buna anlam verememiş, afallayıp kalmıştı. Anlamlı bir düşünce örgüsü oluşturamadan, son noktayı koymadan, daha doğrusu insan kılıklı kuzeni buna fırsat vermeden bir kazan dolusu kaynamış suyu karıncaların üzerine büyük bir keyifle boşaltmıştı.

İşte o karıncaların ölümüyle birlikte içindeki son merhamet kırıntısı da ölmüş, insanların zararsız hayvancıklara karşı bile ne kadar acımasız olduklarını yakinen tecrübe etmişti. O gün bu gündür insanlara hiç acımamayı, onların merhamet duygusuyla oluştuğu zannı veren yüz çizgilerinin tarafsızlığına, saflığına inanmamayı, bu çizgilerin gerisindeki cümlecikleri okumayı öğrenmişti. Hayat ve hayatın yaramaz çocukları “İnSaNcIk”lar birer zavallılar silsilesiydi onun için, o kadar.

Ancak rüyasında, sınırlarını bilmediği bambaşka bir alemin kapılarını aralayabiliyordu, ama gördüğünü yalnızca hissediyor, onu tanımlayamıyordu. Her şeyin özgürce salınıp geliştiği rüya alemi, insan zihninin dar çerçevesinin çeperlerini ve muhayyileyi zorluyor, bilinçaltının dibine birer tortu gibi çökmüş ve hapsedilmiş duyguları, aklın ‘bİlİnEbİlİr’liğine ve sözcüklerle ifade edilememenin gizine dâhil ediyordu. En nurâni esvaplarını giyen ruhlar, hep bir ağızdan koro halinde tekrarladılar: “TaNrI, rÜyAmIzI vE mUhAyYiLeMiZi MüZdAt KıLsIn.” Amin, Amin, Amin…

Bilmediği karanlık, dar merdivenli bir evin ilk katına çıktığında, ‘HiSlEr MuTfAğI’ olduğunu tahmin ettiği dar bir odacık karşıladı onu. Odada farklı renklerdeki tabakların içinde farklı hisler teşhir ediliyordu. Sarı, bukle bukle saçları yanaklarına düşen iri mavi gözlü, şekerpembe renginde bir esvap giyen peri ‘sEvGi’yi, bütün ihtişamıyla ‘bEn BuRaDaYıM’ diyen ve kırmızı renkli esvabının parlaklığı insanın gözünü kamaştıran kırmızı dudaklı peri ‘şEhVeT’i, onların hemen sağında ise arkasında güvercin kanatları taşıyan beyaz esvaplı peri ‘mAsUmİyEt’i, simsiyah, donuk gözleri insanın içine işleyen siyah esvaplı peri de ‘öLüM’ü sunuyordu ona. O önce masum peri kızının yanına gitti ve elini uzatıp ‘kAtIşIkSıZ sEvGi’Yi almak istedi. Sonra birden hatırladı, katışıksız sevgi onu behemehal ‘öLüM’e götürecekti, ‘sÜrEcİ uZaTmAnIn, AcIyI dAhA dA kaTmErLeŞtİrMeNiN nE aNlAmI vAr DiYe’ düşündü ve ani bir dönüşle kendine gülümseyen siyah esvaplı, donuk gözlü perinin ellerini tuttu ve gözünün taa içine baktı. İki ruh önceden verilmiş bir randevuyu daha fazla geciktirmek istemediler ve bilinmeyene doğru birlikte yürüdüler.

O, geleceğini ve sonunu hatırlatan bu kısa ‘rÜyA’dan uyanmadan kendi duyabileceği bir sesle, “Azİz MaThİeU, bU gEcE gÜzEl BiR rÜyA gÖrDüM sAnA dA aNlAtAcAğIm, OlUr Mu?” dedi ve gözlerini kapadı. Devam edecekti ‘hAyAt’La mücadeleye, fakat yine de o, “sÖnÜp GiTmEkTeNsE yAnMaYı TeRcİh EdEnLeRe” katılıyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir