Günlük

Günlerin Köpüğü 1001-2

Paylaş

Yağmurlu Aralık, 26 Aralık 2016 Pazartesi

Masanın başında öylece oturup duruyorum. Ne şiire yoğunlaşabildim ne de günlüğe? Gerçi Geçkin İkindiyle Ceylan şiirinin tamamlanması beni biraz olsun rahatlattı. Okumalar da darmadağınık. Bir Sohrap Sepehri’den Başlangıçın Sesi’ne el atıyorum bir Andrey Tarkovski’den Zaman zaman İçinde’ye. Hatta mesajlar yazıyorum sanaldan arkadaşlara; @yasartatliturk’e, @sohrabin.rengi’ne, @dunyadanziyade’ye :). Selam verip neler yaptıklarını soruyorum. Paylaşımlarını beğeniyorum, yorumlarını okuyorum. Cevaplar yazıyorum yorumlarına. Haberlere, yazılanlara, çizilenlere göz atıyorum “2016 bitiyor, bitsin,” diyor çoğu insan. 2016 ağır geldi insanlara, insanlığa. Bir de Octavio Paz’ın Öteki Ses’ine kulak veriyorum: “Kriz, siyasal ve toplumsal kurumlarımız her ne olursa olsun inanç ve görüşlerimizden bağımsız olarak, daha şimdiden üzerimizde olan kendisini gittikçe artarak önceden yerini almış ve tehditkâr terimlerle hissettiriyor.”
Dünya, krize; insanlar zulme doymuyor.
Bugün dersim yok. Evdeyim. Dışarı çıkmak zorunda değilim.
Ama hayat sokakta, karşılaşacaklarımız ve etkinlikler dışarıda; bir kedi, bir çocuk, yeni kitaplar, belki bir sürpriz, belki yazmaya iteleyecek birçok şey…

Ara ara günlükleri düzenlemeye çalışıyorum. Hatıralardan hatıralara geçiyorum. Temize çektiklerimin üzerini çiziyorum. Ocakta çay. Neşet Babadan Haydar Haydar’ı ve Nuray Alacatlı’nın yorumundan Çiçekli Yazma’yı dinliyorum. İnşallah günün birinde yeni bir şiir kitabı düşünürsem adını Çiçekli Yazma koyacağım. Hatta bunu birkaç arkadaşımla da paylaştım. Pencere kenarına oturdum. Yağmur kendi halinde yağıyor. Buraya da yağıyor, uzak boşluklara da. Caddede trafik yoğun. Markete giren çıkan belirsiz. Karşıda dizi dizi evler. Birkaç sözcük, hiç ummadığınız bir zaman aralığında gelip ruhunuzda unutulmuş gibi duran ışığını yakar. Birden bire aşağıdaki dizeleri karalamak geçti içimden:

Boynumu kırdım
Pencere kenarında ruhumu düşünüyorum,
Uzaklardan atlar geçiyor
Günlükler yazıp
‘Sohrâb sepehrî’ okuyorum ara ara.

***
Kim bilir, belki günün birinde bu şiir de tamamlanır?
***
Sohrâb Sepehrî, demişken, önümde Cavit Mukaddes çevirisiyle 1996 yılında YKY’dan çıkan Başlangıcın Sesi adlı kitabı duruyor. Kitabın arka kapağında “Suya, toprağa ve rüzgâra inanmış bir şair: Sohrâb Sepehrî.” yazıyor. Kitaba ismini veren şiir, “ışık yutmuş bir şairin” müthiş bir ayrılık türküsüdür. Rastgele şiirler okuyorum kitaptan.
Sohrâb Sepehrî; Nimâ Yusic, Ahmed Şamlu, Furûğ Ferruhzâd, Mehdi Ehkevan Salis ile modern İran şiirinin kurucularından biridir. Doğu sanatı, mitolojisi, dinleri ve irfanı bilgisi; öte yandan Batı sanatına ve şiirine ilgisi, onu yeni ufuklara, yeni bir şiire götürmüştür. Şiirleri birçok dile çevrilen Sepehrî, 21 Nisan 1980’de kan kanserine yenik düşmüştür.
Şairliğinin yanında, ressamlığı da unutulmamalıdır. Hele resim çalışmalarının birindeki atlar, dünya güzelim ceylanları çağrıştırıyor. Ah bu atlar! Eski evlerin duvar halılarındaki derinliklerden süzüle incele su aramayan çıkan ceylanlar gibiydiler.
Dün, şair Serkan Ozan Özağaç, bir twitinde “birçoğumuzun şairliğiyle tanıdığı sohrâb sepehrî, aynı zamanda iyi bir ressamdı.” diye birkaç resmiyle bir hatırlatma yaptığını gördüm.

“elimin unutkanlığına bir yaprak düştü:
akasya yaprağı!” (Sohrab Sepehri)