Şiir

Gerçek imgeler

Paylaş

Sokrates’i o zaman gördüm. Havanın karanlığıyla sevişen Olympos Dağı’nın doruğundaki bulutların üzerinde bağdaş kurmuş Tanrı’ya yakarıyordu. Aslında beyaz sakallarının örttüğü yüzünde ağlamaklı bir ifade vardı. Ama yine de o, karanlığa bakıp gülümsüyordu. Ve sanki karanlık da ona…

Eğer siz de orada olsaydınız onun -bir ölününkinden daha az olmayan- kayıtsızlığını ve aynı zamanda -en az yaşayanlarınki kadar belirgin olan- umarsızlığını görebilirdiniz. Aslında ben de, orada neden ve nasıl bulunduğumu bilmiyordum. İçinde bulunduğum zaman ve uzama ilişkin bildiğim tek şey vardı ki, o da hiçbir şey bilmediğimdi.

Sokrates’i ise kitaplardan tanıyordum. Daha doğrusu o ana kadar yalnızca kitaplardan… Kitaplar; hep aynı şeyi söylemek isterler, ama gerçekte hiçbir şey söylemezler. Çünkü onlar, imgelemle gerçek arasındaki -aslında sanıldığının aksine çok ince olan- o çizginin ayrımını hiçbir zaman vermezler insana. Yalnızca imgelemi, ya da gerçeği verirler. Üstelik insan belleği; kitapların verdikleriyle, yaşanılan ve deneyimle bilinen şeyler kadar barışık değildir. İşte tam da bu nedenle -daha sonra iyi anımsamak için- çoğu kez okumak değil, yaşamak gerekir.

Ben şimdi Sokrates’i ve onun yaşantısını iyi anımsıyorum. Önceleri yalnızca Antikçağ Yunan düşüncesinin en yetkin zihinlerinden biri olarak tanıyordum onu. İsa’dan önce 399 yılının Mayıs ayında baldıran zehiri içerek hayatına son vermişti. Onun yaşantısına ilişkin bilgileri Platon’un Apologia ve Kriton diyalogları ile Aristoteles’in büyük eseri Metafizik’ten edinmiştim.

Kitaplardan öğrendiğim kadarıyla Sokrates, önemli bir düşünürdü. Ben de bunun doğruluğunu; neredeyse bir postulat gibi daha başlangıçta kabul etmiştim. Yanılmamışım. Sokrates’i gören ve dahası onun yaşadıklarına tanık olan biri olarak -en sakınımsız halimle- söyleyebiliyorum bunu.

Bu öyküyü okuyan sizler, nesnel tarihte yalnızca küçük bir noktaya karşılık gelen Sokrates’in, yaşantısına ilişkin bazı bilgilere iye olabilirsiniz. Tam aksine, olmama ihtimaliniz de var. Fakat bunun hiçbir önemi yok. Çünkü yazdıklarımı okuduktan sonra kişioğlunun düşünsel tarihine alçakgönüllü damgasını vuran bu önemli filozofu artık gerçekten tanımış olacaksınız.

Sokrates’in hayatı beni ne ilgilendirir demeyin. Biz insanlar ona ve onun gibilere çok şey borçluyuz. Borçları ödemenin ya da daha doğrusu yükümlülükleri yerine getirmenin en ucuz ve en kolay yolu anımsamaktır. Ve çoğu zaman yalnızca -ve yalnızca- anımsamak yeterlidir.

Eğer böyle bir yükümlülüğünüzün olmadığına inanıyorsanız, bu kez de başka bir nedenle bu öyküyü okumak isteyeceksiniz. Geçmişteki bir öyküden yola çıkarak öznel tarihlerinizi sorgulamanız ve yaşamın anlamını bulmanız için…

Ve yine -eğer dikkatli ve sabırlı bir okursanız- geçmişle gelecek ve imgelemle gerçek arasındaki o ince çizginin ayrımına varacaksınız.

Şimdi her şeyi unutun ve olabildiğince dinginleşin. Çünkü artık, Sokrates’i bulutların üzerinden indirmenin zamanı geldi.

Yeryüzünün herhangi bir doruğundan bulutlara bakarsınız; işte orada -baktığınız yerde- görmek istediğiniz her şeyi görebilirsiniz. İlkin katışıksız bir beyazlığın, soluk bir kül renginin, ya da karanlığı imleyen siyahların göksel dansına tanık olur gözleriniz. Şimdi gördüğünüz gerçektir. Gerçeğin ta kendisi…

Gerçekten nefret edebilirsiniz. Ve onunla karşı karşıya gelmekten de…

Ama hiçbir nefret; gerçeğin ötesindeki kendi gerçeğinizi ve hatta imgeleminizi keşfetmeniz için belirgin bir gerekçe olmamalıdır.

İmgeleminizi en kolay bulabileceğiniz yer de bulutlardır.

Sokrates’i gördüğüm anda; bulutlara, bütün bunları bilerek bakıyordum. Hava olabildiğine karanlıktı ve ben yalnızca ona gülümsemek için gün boyunca karanlığı beklemiştim.

Tanrım! O gece ne muhteşemdi. İlkin gökyüzüne özensizce serpilmiş yıldızların parıltısına teslim ettim gözlerimi. Yıldızlar uzaktı. Hem de -Einstein’in keşfine göre- benden yıllar öncesindeki, ya da sonrasındaki bir zamanda olacak kadar uzak…

Sonra gözlerimi yıldızların görüntüsünden aldım ve karanlığa bakıp gülümsedim. Bu kez karanlıkta ölgün ay ışığına değil, yalnızca karanlığa bakıp gülümsüyordum. ‘Eşsiz’ olmasa da, bana özgü bir gülümsemeydi bu. -Ve eğer hayatı da karanlık kabul ederseniz- yaşamın anlamını bulabilecek kadar derin… Tanrı; karanlığa gülümseyenleri kutsasın.

Böylece -karanlıkta bile ayrımsanabilen- soluk kül rengi bulutların görüntüsüne dikkat kesildim. Birbirlerine, hiç ayrılmamacasına sarılan yoğun gaz kütleleri sonsuz boşlukta deviniyor, deviniyor, deviniyordu.

Fakat, lanet olsun! Bu gerçekti ve görmek istediğim bu değildi. Daha dikkatli bakmaya başladım. Anımsadığım kadarıyla beş dakika boyunca inatla bulutlara bakmayı sürdürdüm. Şimdi bir siluetin

-henüz bir siluetti- belli belirsiz izdüşümünü göz bebeklerimde hissediyordum sanki. Bir insan bedeniydi bu. Ve artık -yüzündeki beyaz sakallarını bile görebileceğim kadar- belirginleşmişti görüntüsü.

Devinen gaz kütlelerinin üzerinde öylece oturup bağdaş kurmuş ve ellerini de iki yana açmıştı.

Evet, Sokrates’ti bu. Hiç tanımadığım halde hemen tanımıştım onu.

Tanrı’ya dua ediyordu. Ve olasılıkla şöyle yakarıyordu ona:

“Tanrım! Yaşamımı bana yeniden bağışla. Lütfen, lütfen, lütfen. Onu yeniden tatmak istiyorum ve sen onu bana vermedikçe mümkün değil bu, anlıyor musun? N’olur Tanrım! İçtenliğim ayrımındasın biliyorum. Sana yalnızca işim düştüğü zamanlarda yakarmaktan nefret ediyorum, ama yine de yapıyorum bunu. Evet, seni kandıramayacağımı bilecek kadar filozofum. Bütün bunları gözönüne alarak duamı kabul et. Hadi Tanrım! Yaşamımı bana yeniden bağışla. Gülümsemek, acı çekmek, görmek, dokunmak, sevmek ve sevişmek istiyorum. Özellikle de sevişmek… Lütfen, bana son bir şans ver. Senden bir başka şans istemememi gerektirecek kadar son… Amin.”

Duasını bitirdikten sonra etli kocaman avuçlarını beyaz sakallarının yumuşaklığıyla buluşturdu. Şimdi ağlıyordu. Onu, karanlığa bakıp gülümsetmek istedim. Ve anlığımı zorladım. Böylece gözlerini, uzaklardaki -taa uzaklardaki- karanlığa dikti. Çok geçmeden dudaklarını hafifçe devindirerek gülümsedi. Fakat hedonist bir gülümseme değildi bu. Ve Aristippos’un özdeksel ‘hazlar’ yaratan uyum göstergelerinden çok, Goethe’nin ölürken istediği tinsel ‘ışık’la benzeşiyordu. Işıkla ve biraz daha ışıkla…

İşte imgelemin gücü buydu. Ve benim ‘onda gerçekleştirdiğim eylemlerden aldığım hazzın derinliği’ de bu kadardı. Böyleydi bütün yaşantım… İmgelemin karanlığına bakıp gülümsemek ve gerçeğin aydınlığına bakıp susmak… Yalnızca tikel buyultuma duyduğum saygıdan; kendime ve başkalarına duyduğum saygıdan ötürü susmak… Sonunu bilmeden susmak, hep susmak ve hatta gerekirse sonsuza dek susmak… Tanrı; konuşmaması gerektiği durumlarda susabilenleri kutsasın.

Antikçağ Yunanlıları; Olympos Dağı’nı imgelemlerinde yaratmışlardı. Hiç yoktan yarattıkları bu dağın ‘Tanrıların uzamı’ olduğunu sanıyorlardı. Tıpkı Olympos Dağı gibi Tanrılarını da kendileri yaratmışlardı. Ve Tanrılarına insansal nitelikler yüklemişlerdi. Zeus’un sekse düşkün olduğunu düşünüyorlardı. Hera’nınsa kıskanç… Kuşkusuz inekler de düşünebilseydi, onlar da Tanrılarının süt verdiğini sanacaklardı.

Bense hiçbir şey yaratmıyordum. Yalnızca imgelemle gerçek arasındaki o ince çizginin ayrımına varmaya çalışıyordum.

Böylece bulutları ve giderek Sokrates’i izlemeye devam ettim.

Ansızın gökyüzünde bir şimşek çaktı. İmgelemin karanlığı, gerçeğin aydınlığına dönüşmeye başlamıştı. Bulutlar -hiç gereği yokken- bu kez huzursuzca deviniyorlardı. Sanki hepsi üzerime geliyordu. Ve işte oradaki -onların üzerindeki- gerçek imgeler de…

Ardından çok sesli, karmaşık gürültüler işittim. Seslerin ayrımına varamadım. Hiç duyamadıklarım da olabilirdi. Çünkü olasılıkla duyum eşiğime hitap etmeyen patlama sesleri -en azından benim için- başka, bambaşka boyutlarda yankılanıyordu.

Böylece gökyüzündeki ateş -ateş olup olmadığından da emin değildim- yeryüzüne düştü. Bütün çizgiler, bütün ayrımlar ortadan kalktı. Şimdi yalnızca ben vardım. Ve bir de kutsal imgelemim…

Artık bambaşka bir dünya ile buluşmuştum. Pontius Pilatus’un Golgotha’da çarmıha gerdirdiği İsa’nın doğumundan 399 yıl öncesindeydim. Atina; gözlerime, kulaklarıma ve diğer bütün duyu organlarıma hitap ediyordu.

Kentin orta yerindeki agoraya doğru yürüdüm.

Gerçeğin aydınlığına yürümek o kadar güzeldi ki…

Agora, azımsanmayacak büyüklükteki bir düzlüğe kurulmuş olan Atina’nın göbeğindeydi. Tanrım! Onu nasıl betimleyeceğimi bilmiyorum. Ama sanıyorum geçmişte yazdığım bir öyküden yararlanarak yapabilirim bunu. İnsanlar artık iyi şeyler yapamazlarsa geçmişte yaptıklarıyla övünürler. Ya da geçmişte yaptıklarını kullanırlar. Bazen, ‘Ah! Doğanın kendisinden başka her şey nedensiz, fakat sonlu bir sessizliğe bürünmüş’ dersiniz. Bazen, ‘Herkesin bir tarihi vardır’… Ve bazen de, ‘Katil benim ve ben katilim’… Sonra da ‘Kim söylemişti bu birbiriyle bağıntısız sözleri?’ diye sorarsınız. Aslında siz söylemişsinizdir o sözleri. Ve yanıtını çok iyi bildiğiniz bu soruyu sormaktaki amacınız -düşüncelerinizi başkalarının ya da kendinizin yardımıyla daha iyi ifade etmek değil- geçmişte yaptığınız şeyleri kullanarak kendinizi anımsatmaktır. Ben yine, geçmişte yaptıklarımı -bu kez yerli yerinde- kullanmak zorundayım. Daha fazlasını yapamadığım için Tanrı beni bağışlasın.

Atina’nın agorası, ‘Kaos Efsanesi’ndeki Miletos’un agorasına pek benziyordu. Tahtadan ya da kamıştan yapılmış irili ufaklı dükkanlar, agoranın orasına, burasına sanki tek bir güç tarafından serpiştirilmişti. Balıkçılar, sebzeciler ve sarraflar; yoğun kalabalığa mallarını pazarlamakla meşguldüler.

Kalabalığın içindeki insanlar, sanki hep bir ağızdan söz birliği etmişçesine garip sesler çıkarıyorlardı. Ancak sesleri ayrıştırdığınız zaman anlayabiliyordunuz ne söylediklerini.

Onlarla fazla ilgilenmedim. Bütün dikkatimi bir balıkçı dükkanının önünde dört genç adamla konuşan Sokrates’e yoğunlaştırdım. Onu ve buradaki her şeyi bana bağışlayan imgelemimden uzaklaşmamalıydım.

Sokrates, genç adamlara ayakta bir şeyler anlatıyordu. Sanki yalnızca ağzıyla değil, bütün vücuduyla konuşuyordu. Çünkü elleri, gözleri ve diğer organları; o konuşurken ağır aksak devinimlerle ona eşlik ediyordu. Sokrates’in etli, kocaman elleri vardı. Eğer modern zamanların iyi bir boksörü burada olsaydı, o bile bu ellere karşı savaşmaktan çekinebilirdi.

Gözleri de azımsanmayacak büyüklükteydi. İrisin siyahlığı ile yüzeydeki beyazlık tam bir diyalektik çelişkiyi yansıtıyordu. Kaşları neredeyse iki insana yetecek kadar gürdü. Ve vücudu da betimlenemeyecek kadar iri…

Bir ara; karşılardan -Batı’dan- gelen ılık Lodos, Sokrates’in kirli mavi renkli pelerinini dalgalandırdı. Ve kentin düzlüğünde ilerledikten sonra geride -gökle kucaklaşmak istercesine yükselen dağların arasında- yitip gitti.

Uygun adımlarla Sokrates’e ve onu dinleyenlere doğru yürüdüm. Bilge’nin söylediklerini ayrımsayabilecek kadar onlara yaklaştıktan sonra durdum. Bana bakmadılar. Doğrusu oradaki varlığımın ayrımında da değildiler. Sessizce onları dinlemeye başladım.

Çünkü dinlemenin zamanıydı şimdi.

“İnsan her şeyin ölçüsü değildir Peistratos” dedi Sokrates, hemen yanındaki sarı, kıvırcık saçlı gence bakarak. Sonra garip bir el devinimi yaptı ve karşıdaki sebzeci dükkanında alışveriş yapan orta yaşlı adamı gösterdi:

“Şu adamı görüyor musun? Kuşkusuz onun benimsediği bir doğru vardır.” Saçlarını kaşıdı. “Sözgelimi almak istediği soğanın dükkan sahibinin söylediği fiyattan daha düşük olması gerektiğini düşünmesi gibi…”

Ve bu kez gözleriyle dükkan sahibini işaret etti:

“Onun da bir doğrusu vardır. Müşterisinin tersine soğanın şimdiki fiyatını uygun bulması gibi…” Gülümsedi. “Yeryüzünde çok sayıda insan ve dahası her birinin birer ölçüsü var. Ama bu ölçüler, tümel doğru değil. Tıpkı insanın, her şeyin tümel doğru ölçüsü olmaması gibi… Anlıyor musun?”

“Anlıyorum” diye yanıtladı Peistratos, uysal bir çocuk gibi. “Şimdi çok iyi anlıyorum.”

“Sofistler böyle düşünmüyorlardı” diye araya girdim kendimi tutamayıp. “Protagoras ‘insan her şeyin ölçüsüdür’ diyordu.”

Sokrates bana döndü ve ciddi bir üslupla karşılık verdi:

“Evet, biz de bunun yanlışlığını göstermeye çalışıyoruz. Her zaman

-üzerinde durup düşünülünce bulunabilecek- tümel bir bilgi vardır.

Ve bu bilgi, en azından sofistlerin bilgisinden daha doğruya yakındır.”

“Bunun ayrımındayım” dedim ağırbaşlılıkla. “Yalnızca Protagoras’ın sözünü anımsatmak istedim.”

“Senin adın ne?” diye sordu Sokrates, beni ilk defa gördüğünün ansızın farkına varıp.

“Khaos” dedim kısaca. “Delos’lu Khaos.”

Ve onun yüzüne bakıp sırıttım. O da gözlerini kısıp bana daha dikkatli baktı. Şaşırmıştı. Ve -siz de orada olsaydınız- şaşkınlığını bakışlarından anlayabilirdiniz.

“Dur bir dakika! Seni -daha doğrusu adını- anımsıyorum. Herakleitos’u bulmak için Delos’tan Ephesos’a giden, sonra da Miletos’ta Perslere karşı savaşırken ölen Khaos’la aynı ismi taşıyorsun sen.”

Koca Sokrates imgelemle gerçeği, öyküyle mitosu karıştırmıştı. Gülümsedim. Karanlık olmadığı için yüzümü gökyüzünün maviliğine çevirip umarsızca gülümsedim hem de… Sonra ona döndüm:

“O yalnızca bir öyküydü Bilge Sokrates. 1999 yılının Haziran ayında yazdığım bir öyküydü. Sizin bu öyküyü, içinde bulunduğunuz zamanda nasıl okuyabildiğinizi bilmiyorum ama, ben Herakleitos’un yaşantısından kesitler sunmak için yazmıştım o öyküyü. Bazı tarihsel gerçekleri içeriyordu bu öykü. Ama Delos’lu Khaos ve onun yaşadıkları, benim uydurduğum şeylerdi. Doğrusu uydurmayı pek severim.”

Bu kez o gülümsemeye -daha doğrusu kahkahalarla gülmeye- başlamıştı. Bir süre böylece güldükten sonra ansızın ciddileşti. Ve dudaklarını zoraki devindirerek, “Sen bir kaçıksın” dedi. “Hem de, bundan 1600 yıl önce yaşadığını sanacak kadar kaçık.”

Tanrım! Bilge Sokrates beni yine anlamamıştı. Anlayamazdı da… Ben İsa’dan sonra 1999’u kastediyordum. O ise, İsa’dan önceden bahsettiğimi sanıyordu. Yadırgayamazdım bunu. Çünkü, onun için

-tarihte- henüz İsa’dan önce, ya da sonra yoktu. Ve
dahası İsa’nın kendisi de…
Üzerinde durmadım. Onu daha fazla şaşırtacak şeyler söylememeliydim. Hele de, bu satırlara konu olan imgeleme yön veren ve giderek öyküyü anlatan biri olarak asla yapmamalıydım bunu. Sustum. Gerçeğin aydınlığına bakıp sustum hem de…

“İnsanın her şeyin ölçüsü olduğu ve bu ölçünün tümel bir doğruya karşılık geldiği durum yok mudur?” diye sordu ansızın, yanımdaki uzun boylu, çökük avurtlu genç.

“Hemen hiç yoktur” dedi Sokrates kararlılıkla. “Hatta tümel doğrulara göre azımsanmayacak kadar bile yoktur.”

“Hera, aşka değil ama kadına düşkün olan Zeus’u adım adım izleyerek doğruyu yaptığına inanıyordu. Yani bir doğrusu vardı. Eğer kendi doğrusu olmasaydı Zeus’un kadınları baştan çıkarmasını engelleyemez ve böylece evliliğin koruyucusu olamazdı” dedi aynı genç, Bilge’nin söylediklerinden tatmin olmayarak.

“Hera bir insan değildi Pallas” diye yanıtladı Sokrates. “Söylencelerimize göre o bir Tanrıça idi.”

“Fakat aynı zamanda aşıktı. Ve bütün doğrularını aşkı sayesinde buldu. Demek ki, en azından aşk özelinde, insan her şeyin ölçüsüdür” dedi, adının Pallas olduğunu şimdi öğrendiğim genç.

“Aşktan söz etme” diye karşılık verdi Sokrates. “Aşk bir Tanrıdır. Ve insanlara özgü bir şey değildir.”

Pallas, “Neden?” diye sorabildi ancak, utana sıkıla.

Sokrates onun yüzüne bakıp sırıttı. Ve zorlukla yutkunarak, “Çünkü insanlar onu bulamazlar” dedi. “Bulamadıkları için de ona tutkuyla bağlanırlar. Böylece aşkı, öznelerde ararlar. Oysa gerçekte hiç kimse, aşık olunacak kadar değerli değildir. Özetle ‘bir başkasını sevdiğini’ düşünenler yanılıyorlardır. Çünkü aslında yalnızca kendilerini ve bulamadıkları aşkı severler.”

Ansızın sustu. Sonra dudaklarını hafifçe devindirdi ve bu kez mırıldanmaya başladı:

“Ah! Şu aşkın gizleri. Acaba neredeler şimdi? Beklenilmeyeni beklemek, sonunu bilmeden beklemek, bulamayınca yine beklemek, hep beklemek dünyanın en zor işi. Zaten sen aşkın gizlerini bulamadın ki… Hiçbir zaman da bulamayacaksın. Ve bulmamalısın da… Hadi! Bırak, unut aşkın gizlerini. Onlar için çok geç şimdi.”

Yeniden sustu. Şimdi yalnızca soluk alıp verişini işitebiliyordum onun. Neden böyle konuşmuştu? Ne demek istemişti? Daha doğrusu ben ona ne söyletmek istemiştim?

Aslında onun söylediklerinden ve kendi anlattıklarımdan hiçbir şey anlamamıştım. Ben anlamadıysam beni dinleyenler de olasılıkla anlamayacaklardı. Daha doğrusu en azından şimdilik anlamayacaklardı. Çünkü öykünün bundan sonraki bölümü, kafa karıştıran bütün sorulara yanıt verecekti.

Ama ben şimdi; öykünün bundan sonraki bölümünü iyi anımsamıyorum. Hatta imgelemime, giderek gerçeğime bile hakim değil zihnim şu anda.

Aslında anlatacak çok şeyim var. Fakat bir süre; imgelemin karanlığına bakıp gülümsemem ve gerçeğin aydınlığına bakıp susmam gerekiyor. Düşünmek, anımsamak ve böylece daha iyi anlatmak için. Ve sizin de beklemeniz… Evet, tam bir ay beklemeniz gerekiyor. Anlatacaklarımı dinlemeniz için.

Eğer neyi beklediğinizi biliyorsanız beklemek zor değildir. Bence siz, ne beklediğinizi biliyorsunuz ve bu bekleyişte bir zorluk olmamalı.

Bekleyin.

Çünkü eğer beklemiyorsanız, ‘beklenilmeyi’ ve ‘beklenilmeyeni’ bulamazsınız.