Öykü

Geç Kalmış Yarınlar

Paylaş

Hafif hafif esen rüzgar düşüncelerini toplamasını engelliyor ve bu duygusal hava yüreğinden gözlerine giden yolu kısaltıyordu. Yapayalnız yürüdüğü deniz kıyısında, pardesüsü taşlardan sekerken, omuzlarından hüzün boşaltan türbanı kıyılara vuran dalgaların hıçkırıklarıyla bütünleşiyordu. Uzun uzun denizin taa öbür ucuna kör bakarak,sonu görünmeyen kaygılarına bir ışık yakmak istedi.

Kaygıları karşısında umutları nasılda eriyordu. Kara bulutların güneşe galip geldiği bir anda, gönlünde gitgide cılızlaşan son ışık hüzmesi de onu karanlıkla başbaşa bıraktı. Gözlerini kendine çevirdi. Rasgele tükettiği anlardan kendine bulaşan hatalar arasında bir süre bakışları daldı . Ne kadar çabaladıysa da kendini temize çıkaracak bir mazi dilimi bulamadı. Aniden çakan şimşek, içindeki baygın korkuları uyandırdı. Karşısında duran ve her şeye meydan okuyan kayalar sanki onu çağırıyordu.

Ürkek adımlarla kayalara doğru yönelirken, son kez geride kalan her şeye baktı. Aklına gelen bütün rafa kaldırılmış düşünceler onu suçlayarak, onu dünyada bir fazlalık olarak gördüler. Bakışlarını ve düşüncelerini mazisinden çekerek bilemediği bir yöne – kayalara – doğru yöneldi. Yanağına düşen yağmur damlaları gözyaşlarıyla karışıyor, içindeki korku okyanusları daha da kaynıyordu. Martılar insana yaklaşırlar mıydı? Süzüle süzüle kafasına konmak isteyen
martılar bir şeyler mi söylemek istiyorlardı acaba? Yoksa denizlerin sonsuzluğundan haber getiren elçiler miydiler?

Yağmurun ıslattığı elbisesinin ağırlığını hissetti. Yıllardır onu sevgiyle saran elbiseleri ilk defa bu kadar soğuktular. Çamura saplanan bir ayakkabısını almak yerine diğerini de onun yanına bıraktı. Yaş toprağı adımlarken toprağın sıcaklığını içinde hissetti. Bir an için onun kucağında sıcaklığına gömülü olarak sonsuz bir uykuya dalmaya özendi. Toprağın kokusu ilk defa bu kadar çekici idi.

Ve kayalar. Sabrın, direnmenin beslendiği bir kaynaktı sanki. Belki de bu yüzden en yükseklerdeydiler. Denizin dibinden bir anda dimdik yükselen bu korkusuz kayaların üzerinde şimdi benliğini kaybetmiş biri vardı. Rüzgar biraz kuvvetli esmeye başladı. Rüzgarın gücüne karşı koymakta zorlanan ıslak elbisesi onu kayaların ucuna çekmeye zorluyordu.

Yaklaştı, yaklaştı. Taa kayaların ucuna kadar. Ayağının dibinden denize baktı. İçindeki korkular, ümitler,kaygılar, bir anda uçuşup gittiler. Sadece kendisine vicdanı ve gözyaşları kalmıştı. O an kendini büsbütün farklı hissetti. Martılar gökyüzünde dairesel bir şekil oluşturmuşlardı.

Gözlerini yumdu, kulaklarını elleriyle kapattı. Ruhuyla rüzgarın sarmaş dolaş olduğu, gözyaşlarının ve vicdanının onu ihmal ettiği bir anda, bir şimşek çaktı, bir çığlık koptu. Boşlukta çözülen türban havada dalgalanarak kayaların dibine düştü. Dağılan martılar türbanın başına toplandı. Son olarak kayalardan, bir şimşeğin, bir de çığlığın cevabı geldi.

Geride asla cevaplanamayacak bir sürü muhatapsız soru kaldı.