Mavi Kalem

Evlerinin önü zeytin ağacı…

Paylaş

Yüzlerce kez dinlemişimdir o türküyü. Yüzlerce kez, dudaklarım yerinde dursa da gönlümün diliyle dudağıyla o türküye eşlik etmişliğim vardır. Ağacın ağaçtan farkını fark etmem ise, oldukça yeni. Adam zeytin faslını geçtikten sonra, diyor ki gönül kaptırdığı kıza, bana gönül vermeyeceksen, bari kardeş kabul et, ben seni “bacı” gibi sevmesini de bilirim. Kabul emek yetmez, sen bana, sen benim kardeşimsin, kardeş gibisin diyeceksin ki, ben de seni kardeş gibi göreceğim. Demek zorunda değilsin belki, ancak ben senin bacı yahut sevgili olduğunu anlamam için böyle bir gereklilik var. Açık olalım, benim sende gönlüm var, senin de gönlün var ise ne âlâ, yok ise bunu bilmeliyim. Bilmeliyim, çünkü, seni o kadar çok seviyorum ki, sana “yar/yavuklu” olarak beslediğim sevgiyi, kardeş sevgisine dönüştürebilecek kadar seviyorum seni. Alabildiğine insani bir durum. Kesinlikle kayıtsızlık yok. Ne yürek deyip arkasına ünlem işareti koymuyorum, neme lazım “deli yürek” çağrışımına yakalanıverirsiniz. Her aklı başında “seven”in düşündüğü şeylerdir buraya kadar okuduğunuz nihayetinde. Klasik –elbette modern değil- Türk delikanlısı tipi yani.

Uzattığımın farkındayım. Türkü şöyle: “Evlerinin önü zeytin ağacı/Dökülmüş yaprağı kalmış ağacı/Eğer senin gönlün bende yok ise/Sen bana kardeş de ben sana bacı.”

Önce bir yemin edelim: Ağaca andolsun.

Bir daha: Zeytin ağacına andolsun.

Bir daha: Aşka andolsun.

Ve kitabında incirle birlikte zeytine de yemin eden Allah’a hamdolsun.

Adına yemin edilen zeytin yaz kış yaprağını dökmeyen bir bitki. İnsana güven veren bir duruşu var zeytinin. Yüzlerce yıllık zeytin ağaçlarını kucaklayıp, Tanrım, ne güzel işlerin var demişliğimiz vardır. Yalnızlığımızı ürkütüp zeytin gözlü yar sevmişliğimiz vardır ayrıca. (“Yemiş çaldım bahçelerden açlığım bastırınca/Ürkütüp yalnızlığımı zeytin gözlü yar çaldım” Kitap’tan… ) Gövdesine sarıldığımız o ulu zeytin ağaçlarının verdiği güven sözle, yazıyla anlatılacak gibi değildir.

Türkünün iktibas ettiğimiz dörtlüğünün ilk iki dizesini tekrar hatırlayalım: “Evlerinin önü zeytin ağacı/Dökülmüş yaprağı kalmış ağacı”

Hani, zeytin yaprağını dökmüyordu, diyeceksiniz de, demeyin, konumuz o değil. Ağaçtan “ağaç”a farka bakın siz. İkinci ağaç, hayat alameti taşımıyor çünkü. Yaprağı, dalı yok. Her iki sevginin de “yaşatıcı”lığı ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi.

Buracıkta, babaannemin sıkça söylediği, bana annemim emaneti “Ağaç dalıyla gürler” atasözünden yola çıkarak uzun uzadıya kelam sarf etmenin lüzumu yok. Lüzumu olan, bir aşkın zeytin ağacı libasıyla karşımıza çıktığını söylemek bir türküde.

Evlerinin önünde bir zeytin ağacı olsun Tanrım, yaprağı dökülmemiş, ağacı kalmamış olsun. Zeytine dursun her meyve mevsiminde! Yâr de olsak, bacı kardeş de olsak o ağaç kurumasın.

Gelin, bir daha “ant içelim” aşka ve zeytine!..