Mavi Kalem

Dört

Paylaş

Bir sahaf açsaydım adını “Dört Kitap” koyardım. Ola ki dört kitabın manasına aşina olanlar o mekanda tanışırlardı.

Söz ustalarının dört kitaptan nasipsiz kalmasını düşünemiyorum; sözün boğazda dört gibi düğümlenip kalmasından korkarım…

Tanrı bütün rakamları olduğu gibi dördü de dört başı mamur yarattı ve dilin hizmetine verdi. Yalnızca dilin değil elbette; dördün yokluğunu bir düşünün; yanımız yöremiz, kısacası “dört taraf”ımız ne hale gelirdi, Allah bilir…

Bedenimizdeki toprağa, suya, ateşe ve rüzgara eskiler anasır-ı erbaa diyorlar. Toprak da, su da, ateş de, rüzgar da aşktan. Bizi aşktan, aşk için aşk ile yaratan Tanrı, hamdolsun dilimize aşkın bütün dillerini bağışladı. Dördün öncesi de, sonrası da bahaneden ibaret…

Dört mevsimden en çok hangisini seversin diyorum şaire; birinden olsun vazgeçmiyor.

Dört başı mamur bir yazıyla selamlıyorum kendimi; sizi de selamlıyorum; yazılarımı dört gözle bekleyen okuyucularımı…

Şair de seviyor dördü. “Ve mürdüm erikleri/ ve dop dolgun elmalarıyla o bahçede/ o geniş kalçalı yarimizi dört kere…”

Tarih dediğimiz şey ne kadar aciz; dört bin yıl önce ne olup bittiğinden; bırakın olup biteni dört kişinin dört günlük hayatından bile haberimiz yok.

Dört asır önce yaşasaydım diyorum kendime; nerede yaşadığıma bağlı, ya Karacaoğlan gibi dörtlükler bağışlardım Türkçe’nin bağlarına bahçelerine; yahut İstanbul’a dört bucak nam salan bir kalender şair olurdum…

Dört yıl önce, dört yıl daha yaşacağımı bilmiyordum. Nasip de böyle bir yazı yazmak varmış.

Dört hafta önce, dört gün önce, dört saat önce, dört dakika önce… Onlar hep tarih oldu. Mevlana Hazretlerinin dediği gibi; şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

Dört gözlü evlere insanlar niye üç artı bir diyorlar anlamış değilim. Odanın şiirselliği yanında salonun plastik çağrışımlarını ayırmak için mi; onu da bilmiyorum.

Gözümü dört açarak kendime bakıyorum. Gözümü kapadığımda kendimi daha iyi görüyorum.

Her şeyi dört dörtlük yaratmışsın Tanrım; ya bir gözümüz, iki kafamız, üç ağzımız, dört kulağımız olsaydı… Ona da alışırdık alışmasına da, bu üç vakit sonra toprağa karışacak cismimizi dört dörtlük bulmazdık…

Masal kızları dört kapısından dört yiğit girecek bir ulu şehirde yaşarlar. Dört kapının dört perisi, şehrin dört masal prensesine şehre dört beyaz atlı şehzade geldiğini haber verir. Sonra masal devam eder; onlar ermiş muradına biz çıkalım…

Dört bir sayıdır nihayetinde; bir rakamdır, takvimde gördüğünüz topal bir işarettir, “dört” der geçersiniz; geçeriz. Oysa rakamlar da bağlar bizi dört yandan… Çünkü büyük babalarımızdan biri dört cephenin birinde kalmıştır…

İnsanlar dört tekerli arabalar, dört odalı evler hayal ederken ben de tutmuş nelerden bahsediyorum… Olsun, yine de bir şeyi bahse değer bulmak iyidir. Hem memleketin köşesi bucağı; hatta dört bucağı işsizlik yangınına tutulmuşken, böyle “dörtlü” bir yazı yazmak isabet olur. Ola ki okuyucumuz dörde katlanır…

İşsizlik dedim de, aklıma geldi; “Ben evde oturacak kadın mıyım ayol; dört yıl fakültede ev kadını olmak için mi dirsek çürüttüm” diyen işsiz sosyolog, gözlerini çizdirerek “dört göz” olmaktan kurtulmuştur ama; yine de iş bulamamıştır.

Elbette, dört duvarı yerden davana kitap olan bir odada yazılan okuduğunuz bu yazı dört dörtlük değildir; ne yapalım; kusursuz olan Tanrı sözüdür; o da elçilere gelir; bundan sonra da geleceği yoktur