Deneme

Dördüncü Koltuk

Paylaş

İlgili değilseniz ilgilenmeyeceksiniz, sizi ilgilendirmeyen konularla.

Küçük bir ilçeydi görev yerim. Daha doğrusu orta boy iki kasaba birleşmiş bir ilçe yapmışlardı. İlçenin adı bile eklektikti. İki kasabanın adından birer hece alınmış ve türetilmişti İlçenin adı. Kasabaların merkez camilerinden çekilen bir hattın tam ortasına Hükümet Konağı yapılmış ve adalet kuruluşta sağlanmıştı. Ardından bütün daireler ilçe müdürlükleri ile doldurmuştu konağı, kısa bir sürede. Elbette ilçeye bir kaymakam da atanmıştı.
İlçede memurlar iş azlığından canları sıkılır; fiber optik kablolar arasında gezinmekten gözleri mahmur dolaşırlardı. Yeteri kadar konut olmadığı için her gün il merkezine gidip gelen memurlar, ikametgahlarını bile getirmemişlerdi ilçeye.

Bu ilçede can sıkıntısını azaltan en önemli etkinlik resmi bayram törenleriydi. Okullar, haftalar öncesinden marşlara çalışan mızıka/trompet/ takımının düm-tekleri ile inler. Öğrenciler resmi törenlerin provalarını yapmaktan derslerden kaytarmaya ihtiyaç duymazlardı. Memurların en büyük mesaisi törenlerin planlaması ile uğraşmaktı. Kaymakam başkanlığında ilçe idare kurulu, saatlerce toplantı yapar, tören günü güvenliğin ilçe emniyet amirliği tarafından sağlanması için neredeyse olağanüstü hal ilan edilir, polisler son damlasına kadar kullanılmak üzere yetkilendirilirdi. İlçenin her yerine bayrak asılması, toprak yolların sulanması, ses düzeninin tören mahalline getirilmesi ve kurulması bitmeyen hazırlıklardı. Tören alanını düzenleme belediyenin göreviydi. Tören akışını sağlama görevi ilçe Milli Eğitim Müdürlüğüne aitti. Jandarma karakolu da vardı ama garnizon komutanı bir subay değil başçavuştu. Ama protokolün ikinci sırasındaydı. Onlara düşen bir görev yoktu, şehir merkezinde. Şehir sayılıyordu ilçemiz işte, köy gibi görünse de. Kırsal olmaktan çıkmış, büyükşehire dâhil ŞEHİR olmuştu. İlçe merkezi, polisin görev alanına girerdi. Buna rağmen neden Emniyet Amiri değil de Jandarma Komutanı, protokolde? Bu devletin süregelen teamülünün cilvesiydi.

Anıta çelenk koymak başlı başına planlamayı gerektiren bir olay. Kimin hangi sırayla, nasıl sunacağı, her dairenin amirinin çelenk koyma işinin başında olması gerektiği, geniş bir kutlama yönergesi ile altı çizili şekilde bütün dairelere yazılı bir emirle bildirilirdi, her bayram öncesi.

Tören deyip geçmemek lazım. Taşrada törenler “devlet”in kendisini göz önüne serdiği seyirlik bir süreçtir.
Bu kadar hazırlık, yazı, buyrultu trafiğinden sonra tören günü gelip çatar. Herkesin, halkın bile sıralanacağı yer belliydi. Belli olmayan, daha doğrusu öngörülmeyen tek şey ilçede Meslek Yüksek Okulu bulunması, onun da profesör bir müdürünün olmasıydı. Kaymakam, Jandarma Komutanı, Belediye Başkanı. Bunlar için törenin asli failleri demek lazım. Protokolde makamları, oturacak yerleri, nutukla söyleyecekleri vardı.

Meslek Yüksek okulu listede olmayan, nevzuhur bir gelişme. Her üniversitenin her ilçede bir yüksek okul açma politikasının bir sonucu. Nevzuhur, siyaset filan tamam ama ilçedeydi işte. Meslek Yüksek Okulu müdürüne ayıp olurdu bir yer ayarlanmasa. Diğerlerinden daha çok okumuştu adamcağız. -Profesör adam, boru mu?- Ona da dördüncü bir koltukla ihtiram gösterilmişti, tören hazırlama komitesi tarafından.

İşte dananın kuyruğu burada koptu. Kaymakam protokolde olmayan birine dördüncü bir koltuk açılıp devletin asli unsurlarına ekleme yapılmasına soruşturma açtı. Bu komployu kimler yapmışsa cezasını çekmeliydi. Savunma, Okul Müdürünün bunu talep ettiği, büyük harfle YÖK, profesör, Yüksek Okul Müdürü olmasının talebi cevapsız bırakmayı önlediği üzerineydi. Memur, çıkış yolunu açmadan, savunma imkanı bulmadan yeni bir gelişmeye sandalye sunmazdı elbette.

Kaymakam da karar verdi ki profesör suçluydu. Devlette yeni icat çıkarmıştı. Buna karşılık, Profesör küplere biniyor, kendisine uygulanan muamelenin gayrı ciddiliğinden tutun da diplomasının ortaokul mezunu belediye başkanı, lise mezunu başçavuşu ve hatta Kamu yönetiminden mezun Kaymakamı bile döveceğini söylüyordu. Özel soruşturmaya tabi devletin mümtaz bir öğretim üyesiydi O. İlçede herkes ikiye ayrılmış, tarafların birbirine ne yapabileceğini dizi seyreder gibi her gün heyecanla bekler olmuştuk.

Diğer memurlar gibi profesörü soruşturmak kolay değildi. Çünkü YÖK’ten izin alınması gerekirdi. Bu İzin sağlanırsa o zaman üniversite içinden atanan başka bir profesör soruşturma yapabilirdi ancak. Kaymakam, bayram günü otoritesinin sarsılmasından, protokolün çiğnenmesinden sonra soruşturma konusundaki acullüğü ve kural bilmez başlangıcı nedeniyle çıkmaza düştü. Bu gelişme otoritesinde ikinci bir sarsılmaya yol açtı. İlçede bu konuları konuşarak yepyeni bir heyecan dalgasına kapılmıştı, kahvehaneler, resmi daireler. Brezilya dizileri gibi konunun ilerlediği yoktu, her şey mimik ve jestlere, bağırış çağırıştaki hançerelerin gücüne odaklanmıştı.

Dördüncü koltuk meselesi, davet edenden, koltuğu getirenden tutun da ona böyle bir yer açan anlayışlı görevlilere kadar memur disiplini içinde bir yıl boyunca soruşturmalara neden oldu. Neticeye ulaşamadan sürdükçe sürdü. Konunun bir sonuca varması mümkün değildi zaten. Yılan hikâyesine döndü.
Altı ay sonra konu tavsadı. Kaymakamın tayini başka bir yere çıktı da konu mutlu veya mutsuz bir sona varmadan kapanıp gitti.

Siz siz olun, diplomanıza, makamınıza güvenip devlet protokolünde ayrıntıları ile belirtilmemiş yerlere oturmayın.
Benim yerim neredeyse sarı öküzden sonra geldiği için zaten katılmıyordum törenlere.
Neme lazım Süleyman gibi bir mührüm var, onu bedeli ödenmeyen hiç bir evraka basmamak hususunda kararlı ve ilke sahibiydim.

Parayı veren düdüğü çalamazdı her zaman. Çankaya Noteri bir Ankara efsanesidir. Beğenmediğim, kanuna, usule uymayan belgelere mührümü basmayarak ben de gizli iktidarımın tadından bir iki yudum almak bahtiyarlığına erişiyordum tabii ki.

Kaymakamın özel bir işi için vekâlet vermesi gerekmişti. Normalde makamına bir eleman gönderip imzasını alabilirdim ama inat da bir murat deyip noterlikte atması gerektiğinde ısrar ettim.

Kaymakam yeni bir gerilimi göze alamadı. Benim yaşıma başıma da saygı duydu sanırsam, geldi noterliğe. İtina ile hazırladığımız belgeyi imzalamasını istedim. Tam benim ismimin yanına imza atmak üzereydi ki hemen müdahale ettim:

Burası noterin imza yeri, dedim, siz ilgili yazan yeri imzalayacaksınız!