Deli Ozanlar Derneği

Paylaş

Ön Not
Şükrü Kaya
Şiir yazabilmek için ne gerekir? Pek çoğumuz “her şeyden önce yetenek” diyecektir. Hayal gücünü, bilgiyi, tecrübeyi ve aklı ekleyenler olacaktır buna. Belki hepsi de doğru… Fakat bir farkla. Aklı, daha doğrusu yaygın anlamıyla aklı, şiir için bir zorunluluk saymayacağız artık. Onun yerine doğrudan ve açık söyleyişi, duygusallığı; belki biraz problemli ve kırılgan ama yapmacıksız bir duygusallığı koyacağız.

Okuyacağınız dosya, şiir ve psikiyatri ilişkisi üzerine verimli çalışmaların yapılmasına bir kapı açabilir ümidiyle hazırlandı. “Şiir ve delilik” üzerine farklı bir açılım yazısının akabinde Amerika’daki bir akıl hastanesi etrafında örülen çok ilginç bir şiir hikayesine hazırlanın. Fonunu, akıl hastanesinin duvarlarında yankılanan çığlıkların oluşturduğu ikisi intiharla sonuçlanan üç hayatın kesiştiği bir hikaye bu.

Buyurun karanlık ve ürpertici, bir o kadar da zarif ve çekici imgelemlerin dünyasına!

Şair ve Deli*

Ali Ömer Akbulut

Albert Einstein’in gözleri faltaşı gibi açılmış, dil çıkarmış vaziyetteki resmini gördünüz mü? Şaşkınlıktan mıdır, hayretten mi? Ya da neyin şaşkınlığı, neyin hayreti? Bulduğu cevapların bilmediklerini çoğaltması sebebiyle “kafayı yemiş” de olabilir? Gördüklerinden sonra, “bilinmeyen”den kurtulmak telaşıyla gözlerine kara çeken bilim adamları ve aydınlara, yaramaz bir çocuk edasıyla dil çıkarıyor da olabilir mi?

Soruları çoğaltmak da mümkün, bu sorulara farklı yorumlarla karşılık vermek de. İşin “bilim” tarafını bir kenarda tutarak, “kendini bilmek”, dolayısıyla varolanların, evrenlerin (alemlerin) gerçeğini bilmek ve nihayet Varlığın hakikatine ermek noktasında soruşturmamızı derinleştirebiliriz.

Her ucu keskin bir bıçağı tutuyoruz. Kendimiz, evren ve hayat hakkında hakikate erme arzumuz, cehdimiz… Varoluş ve insanlık hakikatinden kopmuş, giderek tüm insani anlamları yokeden; bütünlük, birlik ve kendilik doğrultularını yıkarak nesnelik hesap-kitabıyla meşgul bir çağa ermenin acısı, çöküntüsü, yalnızlığı… Hayatın özsuyunu emmek için durup dinlenmeden düşünürken aklın ermezliği, hakikatin dayanılmazlığı, sırrın durmadan yeni örtülere bürünmesi… Söz’ün (logos’un) erdiriciliğine dayanırken, “söz söyleyenler”in başıboş vadilerde bayat, yavan, günübirlik; mevhum bir büyüklüğü genşeten ve bir okadar da hakikatten alabildiğine uzak sözler devşirerek dolaşmaları… Düşünce ve şiirin sürgüne gönderilişi… Bir yanda bilinmeyenin cazibesine tutulma, öte yanda bilinmeyene körleşme tehlikesi… “Akıllılar dünyası”nın durmuş oturmuşluğu, kaçamakları, aymazlıkları, absürdlükleri, yavanlıkları, çelişkileri, inkarları, itirafsızlıkları ve daha neleri… Delirmekten başka çare var mı? Yazmak, yaşamın üzerine geçirilmiş bir deli gömleği midir?

Sait Faik’in “Yazmasam deli olacaktım” sözünden ne anlamak gerekir? Ya da kimi aydınların, edebiyatçıların yazının “iyileştirici”liğinden sözetmelerini nasıl yorumlayalım? Sahiden yazının “iyileştirici” bir etkisi var mıdır; derde deva, sadre şifa olabilir mi yazı? Yazı keyif verici bir “ecza” mıdır, baldıran zehiri mi? Varlıktan kopuşun çaresizliğini, öksüzlüğünü, yurtsuzluğunu yaşayan, kendisini korumaktan aciz olan yazı neyi, nasıl kurtarabilecektir? Bu öksüzlük “Sözün Sahibi”nden kurtulma, katletme hamkeyifliliği içinde bir özgürlük (başıboşluk) tutkusu mudur? Hakikate bağlılıkta kusursuz olacağına inanarak kim güvenebilir yazıya? Öyleyse bunlar mübtedinin sınırı yoklayamadan sıyırmasının ifadeleri midir? Şimdi akıllı olmayı istemek mi “akıllıca”dır, deliliği mi?

Kendilerinden menkul “deli doktoru” ünvanlarıyla kimi aklı evveller cehaletlerini belgelercesine nice şair ve düşünürü deli saymışlardır. Oysa herkesin at koşturacağı bir yer değildir burası. Şiirden ve düşünceden sözedince şöyle bir durmak gerektir. Buranın pâk dâmenine “deli doktoru”nun eli asla değemez, eremez. Hem “kendi elinizle yaptığınız ve kurtarıcı diye taptığınız kısır fehminiz ve aklınız elinde ne hale getirdiniz dünyayı” diye sormazlar mı adama? Hâlâ sormak gerekirse bu soruyu soralım o zaman: Nedir bu delilik tabir edilen şey?

Coppola’nın “Siyam Balığı” (Rumble Fish) filminden kaldı belleğimde: “Deli, her şeyi yapabilecek yetenekte olan; ancak yapacak değerde bir şey bulamayandır.”

Kamet ve kıymetince tezahürlerle doludur “delilik ülkesi”. Sokrates baldıran zehirini gözünü kırpmadan bir aşk ikisiriymişçesine içer. Mevlana “şeb-i arus” der ölüm gününe. Şeyh Bedrettin kendi ölümünü imzalar. Nietzsche çıldırır. Hölderlin delilik ülkesinin vazgeçilmez sakinidir. Ren’in uzak komşusu Ece Ayhan iki ülke arasında mekik dokumuştur. “İnsanlığın tüm serüvenini bir delilik nöbetinin tek bir dakikasında yaşa”mış gibidir Ayşe Şasa. İlhami Çiçek, Nilgün Marmara, Kleist, Zweig, Plath, Sexton, Lowell, Van Gogh kendi ölümlerine koşmuşlardır. Vakidir: Varlığın sesine kulak kesilmiş düşünürler ancak ölümün hakikate erdiriciliğine inanır…

Tüm bunlar arasında şiir ne yana düşer usta? “Ve neye yarar şairler yoksunluk dönemlerinde?” “Ve niçin (yine) şairler üzünç devirlerinde?” “Atından inmeden sevişmeyi bilmek” kaçınılmaz mıdır? Düşünce ve şiir hep sürgünde mi olacaktır?

Şiire salt bir estetik/güzellik duygusu ya da duygulanımlar olarak bakarsanız bir “deli şairi” anlamanız güçleşecek hatta imkansızlaşacaktır. Şiiri “kendilik bilinci” ve varoluş sorgusu dışında aramak “şiir adına” hesaba çekilmesi gereken birçok yaklaşım ve tavrı çıkaracaktır karşımıza. Bir kere de burada aramaya başlarsanız ister istemez “düşünce”yle yollarınız kesişecektir. Hesap-kitap sahibi müteşâirîni endişelendirecektir elbet bu, endişelendirmiştir. Düşünce ve şiirin komşuluğundan dem vurarak hesap-kitap sahibi “fincancı katırları”nı biraz ürkütelim.

Düşünürken yazmak, yazarken düşünmek… Düşünce ile (hatta felsefeyle) şiirin ayrıştığı noktalar önemlidir elbette, ancak şimdi bu ikisinin örtüştekleri noktaları, “uyum”larını, birlikteliklerini, mütekabiliyetlerini araştıralım biraz.

İmge ve retorikteki “dönüştürme”yi/dönmeyi de yedeğimize alırsak bir şeye doğru dönmek, Varlık’a doğru dönmek [Varlık’ın açıklığına dönmek, Varlık’ın açıklığında dönmek, ve/veya Varlık’ın açıklığında Varlık’a dönmek…?!] Şiirin de düşüncenin de işi bu değil midir?

Düşünce kendi içinde, söz kendi içinde işler. Düşüncenin düşünülebilir olanı düşünmesi, Varlık’ı düşünmesi gibi; şiirde düşünerek mi düşünür? Türkçe’deki kullanış biçimini de yedeğimize alarak şiire “düşünceli” bir uğraş diyebilir miyiz? Şiir sadece estetik değildir. Sanat’ta öyle. Şiirde bir hakikat kaygısı işler sürekli. “Açığa çıkmanın gerçeği, belirmenin; açıklığın şiddeti zuhuru”; parlayan bir çevrim, değişme/dönüşme (değişleyim diyebilir miyiz?! söyleşme/söyleşi… Türkçe’deki deyi/deyiş’ten yararlanarak _deyi logos anlamına da geliyor; deyişleme?!). Değişme/döndürme bizi bir şeye doğru döndürür (yönüm kıbleye/döndüm Kâbeye gibi?!). “Dilin dönmesi” deyişi var Türkçe’de. “Dili dönmek”; çocuğun dili dönmeye başlar. Dil dönmeden Bir şeye dönülmez şiirde; dil dönmeden O’na dönülmez… Varlık/yokluk meselesi girer dönünce. Görünme/kaybolma; açık olma/örtünme (burada olma/burada olamama)…

Hölderlin’in “İnsanlık şiirce (şiir halinde/şiir olarak) yurtlanır” dediği yer burasıdır. Şiirin bu hali hep canlı bir damarı besler. Varoluşunun vazgeçilebilir bölümünü, bedenine ait tortuları yıkıp yükleterek, yokederek, kurtularak onlardan (delilik) hep ayakta kalabilmesi bu yüzdendir Hölderlin’in. Ağırlıklardan kurtulup yokolma (delirme) ŞİİRin yükselişidir. Bir duyusu körleşenin/yitenin öteki duyusunun keskinleşmesi gibi, ŞAİR Hölderlin’in beyni de kuru aklın şaşaasına körleştiğinden beri ritm hakim olur her şeye, dilin kemiğini kırar; dize gelen, yumuşayan dili yeniden onarır ve güçlendirir, onu aslına iade eder. Şiir başlangıca döner, çocuk safiyetinde ve yalın haliyle; ŞİİR olarak yükselir.

Başka şair kişiliklerde (kleist, plath, lowell, nilgün marmara vd.) dünyayı yüzüstü bırakma, onu devirme durumu patlak verdiğinde bir ilenme, yakıcı bir itiraf, akıllılar dünyasına ait bir şeyleri yine de koruma çabası; öte yandan bunun tiksindiriciliği, görüşün bulanıklaşması, bireyselliğin kutsanması, tenselliğin kalıntıları, bir toprak tadı vardır hep. Yaşantı şiire dönüşür. Dizginleyemedikleri varoluş alevi kendilerini yakar (intihar).

Nietzsche’nin durumu ise daha farklıdır. “Ben, insanlık tarihini ikiye bölen bir dünya tarih olayıyım” diye haykırır bir keresinde VAHŞİ bir ses tonuyla. Hölderlin’in “insanlığın şiir halinde yurtlanmasını” kabul edersek, insanlık tarihini de ŞİİRin TARİHİ olarak düşünebiliriz. İşte Nietzsche’nin şiiri (düşüncesi), Hölderlin’in şahsında belirginleşen şiirle, varoluşun alevinde yanan şairlerin şiirinin arasına girmiştir. Onun şiiri bir matkap gibi dünyayı örseleyip atar, bireyselliği yalnızlığında eritir, çekiç darbeleri insanların kafalarında çınlar, ölüm şarkısı başlamıştır, kahkahasını salıverir dünyanın ve yaşamın üstüne; varoluşun alevi yakar kavurur ortalığı…

Deliliğin sınırında yaşamış hatta “haza deli” olarak görülmüş onlarca şair ve düşünür vardır, olacaktır. “Akıllıların dünyası”nın hâlini gördükten sonra “deliliğe övgü” dizmek gelmiyor mu sizin de içinizden?


* Şiir ve psikiyatri ilişkisi üzerine yazılmış pek bir şey yok. Hep merak edile gelse de şairler sevememiştir bir türlü psikiyatriyi. Bunda her türlü ruhsal gerilimi/gerginliği “hastalık” sayan hamervah/ortalama psikiyatristlerin tavrının etkisi vardır. Oysa bu gerilim sazın telinin gerginliği gibidir; gerilim/gerginlik yeter noktaya geldiğinde tınlar, ezgi dökülür.
Herkes gibi düşünmeyeni deli ya da şizofren olarak görmek tam bir cehalettir. Bu psikiyatriye kuşkuyla bakılmasına neden olmuştur. Yine de tüm psikayatristlerin böyle olduğunu söylemek, insanlık ve kendilik bilincine sahip olan, hayatın anlamı ve hakikati üzerine kafa yoran psikiyatristlerin varlığını yadsımak da insafsızlık olur (şimdilik kaydıyla Erol Göka, Yusuf Alper ve Kemal Sayar’ın çalışmaları zikre değer).
Öte yandan kendi aymazlık, yetersizlik ve saçmalıklarını sanat gibi sunanların bu cehalete katkısını da unutmamak gerektir.
Artık yazmanın/yaratıcı süreçlerin (özellikle şiir ve düşüncede) psikodinamiği üzerine “adam gibi” çalışmlar beklemek hkkımız olsa gerektir.

 

Deli Ozanlar Derneği / Alex Beam

Massachusetts’deki McLean Hastanesi uzun yıllar Amerika’nın en edebi akıl hastanesi ünvanını taşıdı. Sylvia Plath, Robert Lowell ve Anner Sexton bunun yakın tanıklarıydılar.

Boston dışında yer alan McLean Hastanesi ülkenin en eski akıl hastanesi değil; bu onur Philedephia’daki Pennsylvania Hastanesine ait. Ayrıca, ülkenin en iyi hastanesi de sayılmaz. Pek çok uzman, Kansas’taki Menninger Kliniğini bu bağlamda daha üst sıralara yerleştirecektir. Fakat, psikiyatrik tedavinin keşfinden önce Belmont’ta yaklaşık 100 hektarlık göz alıcı bir araziye kurulu olan McLean, ülkenin muhtemelen en aristokrat, ve şüphesiz en edebi akıl hastanesiydi. Ralph Waldo Emerson bir mektubunda erkek kardeşlerinin tedavi ücretlerinin yüksekliğinden yakınmaktaydı. 19. yüzyılın sonlarına doğru Henry Adams’ın sivri dilli karısı Clover, babasına “McLean’ın her iyi ve sağduyulu Boston’lının hedefi olduğunu” ifade etmekteydi. Clover’in Harward Üniversitesi mali işler sorumlusu olan erkek kardeşi de burada son nefesini verdi. Ünlü tarihçiler, hatta McLean’ın önceki müdürü, Amerikan psikolojisinin babası sayılan William James’in burada hasta olarak kaldığı konusunda ısrar etmektedir. Yine McLean’da ölen Frederick Law Olmsted hastane kampüsü için araziyi seçen kişiydi.

Modern çağda McLean, tüm diğer özellikleri bir yana, daha popüler ve daha edebi bir kimliğe büründü. Susanne Kaysen’ın “Girl, Interrupted” adlı otobiyografik eserinden uyarlanıp olağanüstü başarı gösteren film ile doruğa ulaşan McLean modası, aslında, McLean müdürü Franklin Wood’un intihar depresyonu geçiren Smith Koleji öğrencilerinden Sylvia Plath’ı hastaneye kabul ettiği 1953 yılına kadar uzanır. Plath, tedavisinden altı yıl sonra, 27 yaşındayken McLean’da kaldığı günleri paraya tahvil edebileceğini farketti. Cosmpolitan dergisine akıl sağlığı ile ilgili yazdığı iki makaleden sonra günlüğünde “intihar eden bir kolej öğrencisi ile ilgili birşeyler de yazmalıyım…bir hikaye, hatta bir roman…..Akıl sağlığı konusunda günden güne büyüyen bir pazar var. Bunu yeniden tanımlamamam içim aptal olmam lazım” notunu düşmüştü. Plath’ın romanı “The Bell Jar” ortaya çıktığında, J.D. Salinger’in The Cathcher in the Rye adlı genç erkekler tarafından kapışılan eseri gibi, genç kızlar için okunması zorunlu bir kitap haline geldi. Amerikan gençleri Belsize (Belknap) ve Wymark (Wyman) binalarının kurgusal koridorlarında dolaşarak McLean hastanesini ilk elden tanımış oluyorlardı.

Plath, McLean’da yaşadıklarını kullanan üç önemli Amerikan şairinden biriydi. Bu üçlüden McLean hastanesine ilk yatan olmasına rağmen, bunun hakkında yazan ilk kişi değildi. Bu ayrıcalık McLean hastanesinin Bowditch binasında 1958 yılındaki kalışıyla ilgili “Waking in the Blue” başlıklı nefis şiiri yazan Robert Lowell’a aittir. Bu şiirin bir kopyası, 1980’li yılların sonuna kadar Bowditch’de hemşirelere ait bölümün duvarında yazılıydı. Plath ve hem arkadaşı hem de rakibi olan Anne Sexton, Lowell’ın 1959 yılında Boston Üniversitesinde verdiği şiir seminerlerine katıldılar. Her ikisi de kısa sürede Lowell’in yapmak istediği şeyi anladılar. Klasik şiir formatına uygun olsa da Lowell ilginç bir Amerikan tarzıyla yazıyordu ve hayatı olduğu gibi yansıtıyordu. Bunu etkisiz karakterli babası hakkında yazdığı tavizsiz portrede (Baba’nın ölümü ani ve sessiz oldu”) ya da, kendi deyimiyle “sandık”ta geçirdiği aylardan sonra eşine ve kızına dönüşünü iç parçalayıcı bir şekilde anlattığı (“Hiçbir rütbem ya da mevkim yok/İyileşmişim, süklüm-püklüm, çürük ve önemsizim”) ifadelerinde değişik şekillerde görmek mümkündür. Plath, McLean’a Lowell’dan beş yıl önce yatmıştı, ama deliliğin ona ne öğrettiğini anlamasına yardım eden Lowell’dı. Sexton da intihar depresyonunu yaşamış ve bunun hakkında nasıl yazacağını öğrenmişti.

McLean’daki misafirlikleri bu üç şaire sadece bir dinlenme değil aynı zamanda zengin bir materyal de sağlamıştı. Delilik, yazılarında sık sık ortaya çıkıyor, bazen bir alamet-i farika haline geliyordu. Sexton’un biyografisti Diane Middlebrook, bu ayrıcalığını McLean’ın “Boston’un deli sanatçılarının seçtiği hastane olarak garip bir çekiciliğe sahip olduğunu” yazdığında kazanmıştı.

Plath’ın McLean’da kalışının hikayesi edebiyat dünyasına sadece The Bell Jar ile değil, pek çok biyografi ve anı yazarının eserleriyle de girdi. Ortak hikaye şu şekilde gelişmektedir: Wellesly, Massachusetts’de yerleşik, geleneksel fakat mutsuz bir aileden gelen duygusal, zeki ve çalışkan bir genç kadın olan Plath, Smith Kolejinde okurken hafif şiddetli depresyonlar geçirir. Gelişme çağındaki her entellektüel gibi Freud’un etkisiyle, yaşadıklarını “penis kıskançlığına” bağlar ve bir çeşit şizofreni geçirdiğini düşünür. Ulusal bir yarışmayı kazanmış ve Mademoiselle adlı bir dergide yazıyor olmasına rağmen Harvard’da edebiyat üzerine bir yaz kursuna kabul edilmemesi nedeniyle kariyerinde bir kırılma yaşar. Ağustos’u evine kapalı ve enerjisi bitmiş bir şekilde geçirirken intiharı düşünmeye başlar. Yarı-ciddi bir kendini boğma girişiminden sonra ailesine ait evin altında boş bir yere gizlenir ve çok sayıda uyku ilacı alarak intihar eder. Ölümün kıyısından döner. Boston gazetelerine “WELLESLEY’DE GÜZEL BİR SMITH ÖĞRENCİSİ KAYIP” ve “BAŞARILI SMITH ÖĞRENCİSİ WELLESLEY’DEKİ EVİNDEN KAYBOLDU” gibi başlıklarla haber olur. Ailesi ve doktorları bunun basit bir intihar girişimi olmadığına karar verip McLean’a gönderirler.

Plath, hırsı ve yeteneğiyle her zaman en zeki beyinlerle bir arada olmayı bilmiştir. Smith’de olduğu gibi McLean’da da, benzer bir psikolojik çöküntüyü yaklaşık çeyrek asır önce yaşamış olan romancı Olive Higgins Prouty tarafından desteklenen bir “burslu”dur. Plath’ın her gün görüştüğü psikiyatr Ruth Tiffany Barnhouse’dır ki, doktorların genellikle erkek olduğu McLean’da bu bir istisnadır. Freudçular buna “aktarım” diyebilirler, her ne ise, Plath doktoruna aşık olur. The Bell Jar’da Mademoiselle tecrübesine dayanarak, kitabında “Dr. Nolan” olarak isimlendirdiği Barhouse’ı şöyle tasvir eder: “Beyaz bir bluz ve belinde deri bir kemerle tutturulmuş uzun bir etek giyer, şık hilal şeklinde gözlük takardı. Bu kadın Mryna Loy ve annem arasında bir geçişti.” Hastaneden çıktıktan yıllar sonra bile Plath, Barnhouse ile görüşmeye devam ediyordu. 1959 yılında günlüğüne “RB benim annem olmuştu” yazmıştı. Otuz yıl kadar sonra röportaj yaptığımda Barnhouse’da Plath’ı etkileyen şeyin ne olduğunu kolaylıkla keşfettim. Nat Sherman sigaralarından çekmeye ara verip benimle röportaj için geldiği Nantucket’ın ana caddesinde “Sağlıklı Başlangıçlar” mönüsü sunan Arno’s adlı bir kafede “İlke olarak tanıtımında ‘sağlıklı’ kelimesi geçen hiçbir gıdayı yemiyorum” dedi ve ekledi “Tereyağını margarinle değiştirdikleri gün dünya cehenneme doğru gitmeye başladı.”

Plath, McLean’daki hayatı açıkça tasvir ederken kendi terapilerine pek nadir değinmiştir. Aslında bahsedecek pek birşey de yoktur. Plath ilk geldiğinde Barnhouse ona insülin-şoku tedavisi uygular. Bu tedavi, hastanın ilgisizliğine bir çözüm getiremediği gibi yüzünün şişmesine ve morarmasına dolayısıyla doğal güzelliğinin bozulmasına ve özgüven bunalımının derinleşmesine neden olur. McLean’daki pek çok hastaya uygulandığı gibi Plath’a da Thorazine adlı bir ilaç verilmiş, bu onun boş ve etkisiz davranışlarına olumsuz katkı yapmaktan öte bir işe yaramamıştı. Hastaneye gelişen aylar sonra bile terapisi sonuç vermiyordu. Barnhouse bana “Ona önce bazı şeyleri çizmesini söylüyor, daha sonra da bana anlatmasını sağlıyordum. Bu da bir gelişmeydi” dedi. “Fakat aylardır hastanedeydi ve faturaları Prouty ödüyordu. Bu böyle devam edip duruyordu. Plath, tamamen depresyona girmişti ve iyileşmiyordu.”

Olive Prouty, Plath’ı düzenli olarak ziyaret ediyordu, ve McLean’daki tedaviyle ilgili sabırsızlanmaya başlamıştı. Kasım ayında Franklin Wood’a bir mektup yazarak tedavi (Prouty, bunun aslında tedavi etmeme olduğunu düşünüyordu) ücretini ödemeyi durduracağı tehdidinde bulundu. Kendisi Connecticut’taki Silver Hastanesinde tedavi görmüştü. Bu hastanede McLean’daki “kendi haline bırak” yaklaşımının tersine depresyonlu hastaları faal hale geçirmeye yönelik özel uygulamalar vardı. Prouty, Wood’a “Sylvia’yı çoğunlukla koridorlarda kayıtsızca gezinirken buluyorum. Ben gittikten sonra da aynı şeyi yapmaya devam edecek çünkü uğraşacağı bir şey yok” şikayetinde bulundu.

Plath’ın misafirliği sona doğru ilerliyordu. Barnhouse bir kumar oynayıp elektroşok tedavisi uygulamaya karar verdi. Düşünce korkutucuydu – özellikle de McLean’a gelmeden önce isteği dışında acı verici şok tedavilerine maruz kalan Plath için. Tedaviden önce anestezi uygulanmıyor, sonrasında boş bir rehabilitasyon odasında travmasıyla kendi kendine başetmesi için yalnız bırakılıyordu. Prouty, Plath’ın doktorlarından birine yazdığı bir mektupta “tedavinin muhtemel sonuçlarından yeterince korunmuyor…öyle kötü bir biçimde uygulanıyor ki hasta detayları dehşet içinde hatırlıyor” diyordu. Prouty olaya burnunu sokuyordu, ama bilgisizce değil. Beceriksizce uygulanmış elektroşok tedavisinin Plath’ı intihara sürükleyeceği düşüncesindeydi. Buna karşın, Barnhouse terapi süresince Plath ile birlikte kalacağı ve bu defa sonuçların farklı olacağı sözünü verdi.

Öyle de oldu. Plath, Aralıkta üç elektroşok tedavisinden birincisine maruz kaldı. Kişiliğini ve itidalini o kadar hızlı kazandı ki, o yıl Noel’i evinde geçirdi. Ocak sonunda hastaneden resmen taburcu edildi ve Şubat ayında Smith’e geri döndü. Beş yıl sonra günlüğünde “Neden inanılmaz derecede kısa süreli üç şok tedavisinden sonra roket hızıyla iyileştim? Neden kendimi cezalandırmak için cezalandırılmam gerektiğini düşünüyordum” diye soruyordu. Ne o, ne de Barnhouse bu mucizevi dönüşe tam bir açıklama getiremiyordu. Barnhouse, Nantucket’de “İnsan aklı çok karmaşıktır. Bu çok bilinen bir şey gibi görünür, ama insanlar çoğunlukla unuturlar. Şuraya birazcık Prozac, buraya birazcık bilmem ne, sonuçları şu, şu olacak. Bu aptalca” diyordu.

McLean’ın da aralarında bulunduğu pek çok akıl hastanesi aklen bloke olmuş hastalara hala“elektrokonvulsif terapi” adı verilen daha az travmatik bir şok tedavisi uygulamaya devam ediyorlar. İşe yaradığında da tam bir açıklama getiremiyorlar.

1958 yılında McLean’a kayıt yaptırdığında Lowell, tüketim maddeleri için söylendiği şekliyle “ikinci el” haline gelmişti. 41 yaşındaki Pulitzer ödülü sahibi ve saygın bir Amerikalı şair olan Lowell daha önce kontrol dışı manik ataklar yaşamış ve tedavi görmüştü. Çevresindekilerin şaşkın bakışları arasında birden kabardığı, öfke ve hayal karışımı tepkiler verdiği olmuştu. En yakın arkadaşlarına en ağır hakaretlerde bulunduğu, veya uçaktaki hostese aşık olduğunu ilan edip onunla yeni bir hayata başlamak için aşağı inmemekte ısrar ettiği görülmüştü. Bir defasında, Adolf Hitleri öven anlamsız bir konferans vermişti. Demek ki, bazı klişeler doğru; akıl hastanelerinde kendini Napolyon ya da İsa sanan insanlar var, Lobert Lowell de zaman zaman bunlardan biri oluveriyordu.

Kendi deyimiyle “mayıs çiçeği kaçıkları” arasındaki yaşamını çarpıcı bir şekilde tasvir ettiği Waking in the Blue başlıklı muhteşem şiir bile onun McLean’ın baş şairi olduğunu göstermeye yeter.

….(Burası “akıl hastalarının” evi)

Şakacı mizacım ne işe yarıyor?
Stanley’de sırıtıyorum, altmışlarında
bir zamanların Harvard’lı tam Amerikanı,
(sanki bu mümkünmüş gibi)
Banyo teknesinde ıslanırken,
hala yirmisinde bir delikanlıyı istifler
–Viktoryan tesisatın, contadan adaleli
borusundan hayal meyal akan su–
Bütün gün ve gece giyilen
Kan kırmızı bir golf şapkasının
altındaki devasa granit siluet;
O sadece kendi cismini düşünür,
şerbet ve zencefil birasıyla incelmiş,
kelimelere contadan daha uzak

Bowditch’de günün bitişi böyledir
gece ışıklarında ortaya çıkar “Bobbie”
Porcellian ’29, 16. Lui taklidi, peruksuz,
ve kaşalot niyetine reçelli çörek
doğum günü giysileri içinde kabadayılanır,
sandalyelere biner at gibi.
Kemikleştirir gençliği bu zafersi gösteriler

Waking, Lowell hayranlarının şairin en iyi kitabı olarak tanımladığı Life Studies (1959) isimli kitabında çıkar. Life Studies şairin yakın ve uzak akrabalarını kıyasıya eleştirmekten çekinmediği ağırlıklı olarak otobiyografik bir eserdir. Şairin kuzenlerinden Sarah Payne Stuart yakın zamanda ailenin bu şiirlere gösterdiği sert tepkinin Lowell’in yaşadığı ve McLean’a yatmasına neden olan psikolojik çöküntüyü tetiklemiş olabileceğini söylemiştir. Kitabın basımdan önceki bir kopyasını okuyan teyzesi Sarah Cottin “Bobby’nin Charlotte ve Bob (şairin ebeveynleri) hakkında yazdıklarını okudum, sadece korkunç diyebiliyorum” tepkisini vermiştir. Beacon Hill’deki evinden kalkarak yakındaki Lowell’in evine gitmiş ve yeğenine nasihatta bulunmuştur. (Bu teyze, bir zaman önce yatında otururken “Bobby, neden deniz hakkında yazmıyor, baksanıza ne kadar güzel” diye serzenişte bulunan kişidir.) Lowell, teyzesinin tepkisini yumuşak bir şekilde “Beğenmediğine üzüldüm, halbuki bayağı iyi olduklarını düşünüyordum” diye cevaplamıştır. Bu olaydan birkaç hafta sonra Life Studies resmen baskıya girmiş, Lowell ise McLean’in yolunu tutmuştur.

Boston’un zengin ailelerinden gelen Lowell, kimin neden McLean’da bulunduğunu içgüdüsel olarak tahmin edebiliyordu. “Halis psikolojik vakalar” içinde yetişmişti. Boston züppeliğinin hiçbir ayrıntısı onun gözünden kaçmazdı – kaçmazdı çünkü o Charles ve Merrimack nehri boyunca sıralanan tekstil fabrikaları ile zenginleşen geniş omuzlu Lowell’lardan değil ağır başlı ve sanatçı ruhlu Lowell’lardandı. McLean’ın yönetim kurulu üyelerinden bankacı Ralph Lowell da gerçek bir Lowell idi. Robert ve ailesi, her ne kadar rahat bir hayat yaşamış olsa da zayıf ilişkilere sahipti. Babası III. Robert Traill Spence Lowell orta dereceli bir donanma subayı idi. Karısının ailesi Winslow’lar atalarının Mayısçiçeği’ne dayandığını gururla söylüyorlardı. McLean binalarına isim olmuş Wyman, Appleton, Higginson, Bowditch gibi saygıdeğer şahsiyetler aile dostları idi. Robert, benzerleri gibi St. Marks Koleji ve Harvard’da okumuştu. Lowell, hastaneyi açık bir kitap gibi okudu. Bu defa kitap, John Marquand, Harvard Fakulte Yönetimi ve sosyal güvenlik kaydından oluşan bir çeşit salata idi. Şair arkadaşı Elizabeth Bishop’a şöyle yazdı.

McLean’da muhtemelen 1860’lardan beri kimsenin girmediği ilginç bir evde yaşıyorum. Birden durum karmaşık bir hal alıyor. Kendimi vefat etmiş bir sultanın haremine girmiş gibi hissediyorum. Çok yaşlı kadınlara uygun, şaşırtıcı bir şekilde müşfik ve titiz bir muamele görüyoruz . 08:30’da çikolatalı süt, yemeklerden sonra uyku, randevu saatinin her 10 dakikada bir nazikçe hatırlatılması, ve sesi sağır edercesine sonuna kadar açılmış bir televizyon gibi bağıran yaşlı bir kadın. Öte yandan, bir traş aynası bulmak üç gün sürüyor. Yanımdaki adam Harward’da hukuk profesörü. Bir gün, mutlu bir şekilde, Holmes ve Brandeis’in felsefelerini inceleyen ve Franfurter’i esprili bir şekilde hatırlatan Trollope romanlarının taslaklarını veriyor. Sabah erkenden, güvercinlerin ötüşünü duyuyorum. Dikkatlice dinleyince: “Ah Dehşet. DEHŞET.” Diğer bir adam, üç direkli gemilerin birebir mikroskobik modellerini yapıyor.

Her iki adam, ve ben de, geveze Bayan Churchill’in bazen devlet adamlarına bazen romancılara ilişkin benzetmelerinden mustaribiz. “Thomas Arnold Lowell senin neyin oluyor?” James Russel Lowell demek istediğini tahmin ediyorum. Cahilce bir yanlışlık, hiçbir zaman açıklama yapamadım. Şöminenin üzerindeki bir pervazı göstererek “İşte bu Cameron Forbes, Japonya Büyükelçisi” diyebilir, veya yemek sohbetine “Rodos Adası kızılları…” diyerek başlayabilir.

Bazen boğazında yerinden fırlamış bir sutyen gibi duran beyaz bir kağıt peçete ile hareketli danslar yapar, ve Kraliçe Viktorya’ya sunulmak hakkında konuşur. Öyle işte.

Lowell, McLean’ı sekiz sene zarfında dört kez ziyaret etti. Dönüş adresi 115 Mill Caddesi, Belmont, Massachusetts olan bir sürü mektup bıraktı. Muhtemelen Jackie Kennedy ile mektuplaşan tek mahkumdu. Bayan Kennedy ona gönderdiği kitap için teşekkür etmiş ve tatillerde hastaneden çıkabildiği için tebrik etmişti. Lowell, psikolojik sorunlarla mücadele eden diğer bir şair olan Theodore Roethke ile de yazışmıştı. Ona “kendimi sana çok yakın hissediyorum” diye yazmıştı. Ayrıca, bir mektup ta Washington D.C.’de St. Elizabeth Hastanesinde tedavi göre Ezra Pound’a yolladı. Pound’a “Benim gibi sık sık kaçıran birinin aday olup, kazanabileceğini düşünebiliyor musun” diye soruyordu.

Aklımda kendi South End, Back Bay, Boston bölgemden veya oğlunuzun Roxbury bölgesinden eyalet senatör adaylığı var. Mevcut senatör pek göze batmayan bir Cumhuriyetçi. Rakibi de standart seçim kaybeden bir demokrat tipi. Demokrat olarak gireceğim. Zorlu ön seçimlerden çıkabilirsem Cumhuriyetçi oyları toplarım. Ve sonra da 10.000 dolarlık masrafa rağmen Boston Hükümet Binasındaki yıllık 5.000 dolarlık küçük gelirle yaşanacak yeni yıllar. Tavsiyen nedir?

Bir cevap aldığına dair işaret yok.

Anne Sexton yıllar boyunca ilginç bir amaca sahipti: McLean’a kabul edilmek. “Keşke McLean’a bir burs alabilsem” diye fısıldar uzun süreli dostu Lois Ames’a. Bundan sanki Amerikan Sanat ve Bilim Akademisine kabul edilmekmiş gibi bahsetmektedir. Gerçi McLean’a kabul edilmeyi elbette hakediyordu: 30 yaşına kadar iki intihar teşebbüsü ve Glenside ve Westwood Lodge senatoryumlarında uzun süreli kalışlar. İlk şiir koleksiyonu olan To Bedham and Part Way Back’de (1960) deliliği hakkında yazar. Deliliğini bir eğlence aracı yapar, arkadaşlarını ve ailesini gidip gelen ruhsal durumu ile manipüle etmekten çekinmez. McLean’da uzun süreli tedavinin masrafından endişe eden terapisti Martin Orne, Sexton’u kabul etmek istemez. 40 yaşına geldiğinde Sexton, bir Pultizer Ödülü kazanmış ve ulusal dergilerde yazmaya başlamıştır. Ama hiçbir zaman McLean’a bilet bulamamıştır.

Neden McLean? Plath ve Lowell yüzünden. Arkadaşı Ames yakın zaman önce bana “Her ikimiz de Slyvia Plath ve Robert Lowell’in orada kaldığını biliyorduk, o da bu kervana katılmak istiyordu. Aynen ailesinin fertlerinin yattığı Mount Auburn kabristanına gömülmek istemesi gibi” diyerek açıkladı durumu. Sexton hemen hemen her konuda Plath ile sert bir rekabet içindeydi. Her ikisi de Boston’un gelişmiş batı kesiminde yetişmişti. Her ikisi de ağzı iyi laf yapan, güzel ve çekici kimseler idi. Her ikisi de kendini büyük şiire adamıştı – büyük dergilerde (The New Yorker, The Atlantic) ve büyük yayınevlerinde (Knopf, Houghton Mifflin) yayınlamak üzere. Ve büyük ödüllere yönelmişlerdi (Pulitzer Ödülü, Yale Genç Şairler Ödülü). Her ikisi de ruhen istikrarsız olduklarını biliyordu ve psikolojik yıkımın bir şekilde iyi şiir ürettiğini anlamışlardı. Her ikisi, doğru bir şekilde, kendilerini potansiyel intiharcılar olarak görüyorlardı. Lowell’in Ritz Carlton Oteli’nde verdiği seminerlerden sonra verilen martini kokteyllerinde, sarhoş kafayla kendilerini öldürmeyi bile tartışmışlardı. Sexton, Plath için şöyle demiştir: “İlk intihar denemesinin öyküsünü gayet hoş ve sevimli detaylarla anlattı.” Bu konuşma hayali değildi. İntihar hakkında konuşurken, Plath ve Sexton, neden veya ne zamanı değil nasılı planlıyorlardı. Sexton bir şiir yayınlayarak Plath’ın kendi ölümcül yarışlarında kendisini geride bırakmasına sitem eder: “Hırsız! / nasıl yürürsün / nasıl! yalnız başına / çok uzun süredir hasretle istediğim ölüme.”

Lowell’la etkileşimi de Sexton’un düşünce yapısında derin izler bıraktı. Sınıfındaki bir öğrenci olarak, 1959 yılı güzünde Lowell’ın birden yok oluşunun McLean’da sonlandığını farketmişti. İlk tanınan şiirlerinden biri hantal Lowell’ı tasvir eder: “büyük bir kurbağa parçası gibi.” Ama “senin yeteneğine hayranım, çok zarif bir şekilde delisin” diye de ekler.

Sexton, 1968 yılında McLean’ın kütüphanecisi Margaret Ball’dan hastanede şiir semineri vermek üzere bir davet alır.

Sevgili Bayan Sexton,

Birkaç aydır yazmaya yönelik küçük bir hasta grubunun başındayım. Bazıları oldukça yetenekli; bazı şiirleri özellikle muhteşem.

Sizin bir aralar psikiyatrik hastaların yazdıklarıyla ilgilendiğinizi duydum. Bunu bana söyleyen kişi sizin büyük bir hayranınız, sizi bu grubu yönetmek için davet etmemi de o tavsiye etti. Onun bu tavsiyesine, sizin yöneteceğiniz konferans ve atölye çalışmaları fikrini de eklemek istedim…

Ball haklıydı. Sexton, psikiyatri hastalarının yazdıklarına ilgi duyuyordu. Dahası, bir şiir olarak tarzını belirlemesinde yaşadığı psikotik yıkımların büyük etkisi olduğunu düşünüyordu. Diane Middlebrook’a göre Sexton, bir şair olarak ortaya çıkış efsanesini yaşadığı psikolojik yıkımlara bağlıyordu: umutsuzluk batağından “yeniden doğuş.” “Şairler taifesine ait olduğumu keşfettim” diyen Sexton, Orne’nin de yardımıyla şiir yazmaya başlar. Orne, Sexton’a, kendisinin McLean’daki öğrencilerini sınırsızca cesaretlendirmesi gibi cömertçe yaklaşır. Sexton, “Şiirlerimin harika olduğunu söylüyordu” diye hatırlar Orne’yi. “Yazmaya devam ediyordum, çünkü o onaylıyordu.” Middlebrook’a göre Sexton’un hayatını kurtaran şiir oldu.

Daha önce ders vermediği için kendi yeteneklerinin farkında olmayan ve bir oda dolusu duygusal açıdan sorunlu insana hitap etme noktasında endişeli olan Sexton, tecrübeli bir sosyal görevli olan Ames’i kendine eşlik etmesi için ikna eder. Seminerler her Salı akşamı hastane kütüphanesinde verilmektedir. Sexton genelde seminer katılımcılarına Diane Wakoski, Frederick Seidel, Robert Bagg ve Aliki Barnstone gibi çağdaş şairlerden birkaç şiiri konu olarak veriyordu. Seminerin akışı öğrenci-hastalardan mevcut olanların durumuna göre farklılık gösteriyordu. Sexton her bir katılımcıya bir sonraki seminer için bir veya birkaç şiir hazırlamasını söylüyor, Margaret Ball da bu şiirleri hafta içinde toplayarak Sexton’a ulaştırıyordu.

Hangi hastanın bir sonraki seminere katılacağını bilmeye olanak yoktu. Bazı hastaların hastane bahçesinde kendi başına dolaşmasına hatta kent merkezine gitmesine izin verilirken, bazılarının da intihar etme riskleri bulunduğu için yanlarına “melek” adı verilen iki kişi nezaret etmek üzere görevlendiriliyordu. Bazı hastalarının durumu günden güne hatta saatten saate değişiyordu. Mükemmel bir şiir yazan bir hasta durumu iyileşinceye kadar haftalarca ortalıkta gözükmüyordu.

Cambridge’de yaşayan Robert Perkins adında bir yazar ve belgesel film yapımcısı Talking To Angels adlı 1996 yılı anı kitabında seminerlerden birini tasvir eder.

McLean’dayken Anne Sexton şiir yazma dersi veriyordu. Şair olmaya iştahlı küçük bir grupla buluşmak üzere gelirdi. Bazı kaçık öğrenciler eğlenceli olsa da her zamanki gibi sıkıcı iki saatti. Kaçıklar şiirlerini okumak için ayağa kalkar ve şiirlerini, çoğunlukla bağırarak, okurlardı. Bir kaçıklar korosu. Sexton arasıra konuşur ama daha çok olayları kendi akışına bırakıp izlemeyi tercih ederdi. Biri şiir hakkında konuşsa veya bir şiir okusa, bu onun istediği şeydi. Ben dahil olmak üzere çoğumuz mantıklı bir şey bulup söylemek veya şiir yazmak bir yana, kafamızı bile kaldırmıyorduk.

Bryn Mawr’dan birkaç yıl önce çekilmiş Eleanor Morris isimli genç bir hastanın ise daha farklı anıları var.

Aklımda imge olarak Anne’nin kütüphanede bir şeylere, belki bir piyanoya, yaslanmış bizim de çevresinde sandalyelere yerleşmiş hali var. Bize ödevler verirdi, ayrıca bayağı cesaret gerektiren herkesin kendi şiirini okuma zorunluluğu vardı. En çok hatırladığım mavi, masmavi gözleri. Gözleri her hafta gördüğüm bir ümit kaynağı idi, bana birşeyler yapma cesaretini veriyordu.

Sextonun seminerlerinde kaynak veya beyin gücü problemi yoktu. Perkins, Boston’un saygın ailelerinden birinden gelen, Harvard eğitimine “McLean’dan diploma almak” için bir yıl ara vermiş biriydi. Morris, Ralph Waldo Emerson ve Frederick Law Omsted’e ikinci dereceden akraba idi. Ama Sexton’un favori öğrencisi Fort Smith, Arkansas’tan Radcliffe Kolejinde bir yıl eğitim gördükten sonra psikolojik çöküntü yaşayan Eugenia Plunkett isimli bir kadındı.

Plunkett, çekici ve parlak bir lise seviyesi şairiydi ve Sexton’la tanıştığında McLean’la ilişkisi beşinci sene içindeydi. Arkansas’tan Radcliffe taşınmak ve 1950’lilerin Cambridge’i onun için çok fazlaydı. Fort Smith’li bir işadamı olan küçük kardeşi Robert “Harvard’a geçiş için yeterince hazırlıklı değildi” der onun için. “Notları önceki gibi iyiydi ama rekabet çok sertti. Daha çok sosyal hayat istiyor ama nasıl davranacağını bilmiyordu” diye de ekler.

Ball’a Sexton’u McLean’a davet etme önerisini götüren Plunkett olabilir. Utangaçlıktan çok çekmiş olsa da seminer başlamadan önce bazı şiirlerini Sexton’a göndermiş ve çok büyük bir hayranı olduğunu vurgulamıştır. Bir keresinde Sexton’un kızı Linda’nın onbirinci doğum günü için yazdığı “Küçük Kız, Çalı Fasulyem, Sevgili Kadınım” başlıklı şiirine atfen “Ben sizin çalı fasulyenizim” demiştir.

İki kadın dersler arasında da görüşmeye devam ettiler. Sexton’la diğer hastalar hakkında dedikodu yaptılar. Plunkett, psikiyatrını boşanıp başka biriyle tekrar evlendiği ve onunla ilişki kurmaktan kaçındığı için bıraktığını söylediğinde, benzer ruh hallerine aşina olan Sexton bunu anladığını belirtir şekilde tepki vermiştir.

Durumu daha iyi idare edebilirdi. Reddedilmişlik duygusu yaşaman normal, ama onu görmekten vazgeçmek zorunda kalman da çok kötü. Bir şey söyleyeceğim sadece. Gördüğüm tüm psikiyatrlar deli, ama yine de onlardan çok şey öğrendim. Onunla ilgili anlattıklarına bakılırsa aslında onunla kesinlikle evlenmek istemeyeceğini söyleyebilirim, ama yine de duygularını düşündüğünden daha iyi anlıyorum.

Plunkett edebi dergilerde şiirlerini yayınlamaya başlayınca Sexton, onun başarısı için en samimi tebriklerini sundu. Plunkett’in en başarılı şiirlerinden biri Hudson Review dergisinde yayınlandı. “Encounter, Psychiatric Institute” başlıklı şiir McLean’da geçiyor.

O berbat
İsimsizlik.
Bana gülümsedi,
Yerleşip yayıldığı yerden.
Eğik gergide iki iri adam,
İtişip kakışıyor merdivende.
“Kime teşekkür etmeliyim
Benimle ilgilendiği için” der gibi o.
Bana gülümsedi. Koyu ve açık kırmızı
Renkleriydi kolunun. Aniden anladım,
Unufak eden oydu.

Dehşetli, ama zararsız gülümseme!

O isimsizlik! Tüm insanlar, acayip.
(Ani, ama berbat bir şekilde yavaş
Biliyorum), tek kelime alamaz.
Karanlık odasında, bıçak ağzı, parmak, kol,
Veya kör ruhunun hükmü. “Duy işte,”
Dedi karanlık odasına dünyanın, yalnız bir şekilde.
Hatta daha sonra, dışarıda,
Taşlardan – yıldızlardan – veya hayvanlardan –
Köpeklerden galaksiler gibi.
Tek yapabildiğimiz dikilmek ve seyretmek idi.
Ve orada, kol, çıplak. Kendi ruhu gibi, çıplak.

Kurdelalar arasından gülümsüyor – ten –
Diyor ki, “Yalnızım – ses bile yok,
Konuşuyorsun, tanımadan görerek,
Yıldızı, hayvanı ve kendi kanımı.”

Plunkett 1969 yılında Arkansas’a döndü, ama Sexton’la ilişkisi devam etti. Haziran’da tekrar kliniğe yatırıldığını bildirdi: “Endişe yok gerçi, yakında dışarıdayım zannediyorum.” O yaz aya ilk ayak basıldığı yazdı, Plunkett Sexton’a olay hakkında yazdığı bir şiirini gönderdi. Sexton, “Anlamasam da şiiri bana göndermenden memnun oldum…Uyakların çok ustaca, ama seni duyuyorum, Jeanie, şarkı söylediğini duyuyorum” şeklinde karşılık verdi.

O yıl Plunkett tek şiir kitabı olan If You Listen Quietly’yi bastı. Kitapta Sexton’a atfedilmiş bir bölüm de vardı (Fragment to Anne). Onaltı yıl sonra fiziki ve psikolojik rahatsızlıklarla geçmiş bir yetişkinlik döneminden sonra Fort Smith’de sinirsel tedavi görürken öldü. Öldüğünde 53 yaşındaydı.

1969 sonbaharında çatışan sorumluluklar Sexton’u McLean seminerlerinden alıkoymaya başladı. En son dersini Haziran’da verdi. Bazı öğrencileriyle derslerden sonra da birkaç yıl yazıştı.

Sexton’un sürekli kendini eleştiren depresif karakteri kaçınılmaz olarak seminerleri başarısız olarak kabul etti. Aralık 1973’te McLean şiirleri ve seminer notlarını bir dosyada topladı ve keçeli kalemle “Yaratıcı yazına dair ilk derslerim – 1969. Grupları idare etmedeki yetersiz bilgim, grubun sürekli değişen mahiyeti ve şairle yardımcıların birbirine karışması nedeniyle çok zordu. Daha iyi öğretmek için şairin kendini daha iyi adaması lazım.”

McLean seminerleri hakkında olumsuz düşünse de Sexton bu seminerlerle güven kazandı ve öğretmeye yönelik çabalarını hızlandırdı. McLean’daki öğrencilerinden biri Sexton’un evinde Boston bölgesindeki istekliler için kış aylarında bir atelye çalışması organize etti. Daha sonra Boston Üniversitesinden akademik görev aldı. Seminerleri Lowell’in seminerleri gibi ün kazandı.

McLean’daki öğrencileri şöhreti, kendi psikolojik sorunları ve kursa verdiği emek nedeniyle Sexton’u sevmiş görünüyordu. Sexton’a hastaların seminerler arasındaki hayatları hakkında güncel bilgiler gönderen Margaret Ball, eserlerinin kütüphaneden diğer yazarlarınkinden daha fazla çalındığını söylüyordu. “’All My Pretty Ones’ (Tüm Sevdiklerim) dördüncü defa çalınmadan önce sadece bir hafta rafta kalabildi.”

Sexton’u “çok güzel ve çok heyecanlı” olarak hatırlayan Robert Perkins, “Sexton için hastaneye geri dönüp bir grup kaçıkla ilgilenmenin ne kadar zor olduğunu tahmin ediyorum. Kendisi gelmişti. Belki birimize yardım edebileceğini düşünüyordu. Belki etti de.”

Ölümüne yakın, Sexton büyük emelini gerçekleştirdi. 1973 yılında psikolojik çöküntü içindeyken McLean’da 5 gün tedavi gördü. Hasta Eşya Formu onun bu ziyaretinden kalan birkaç izden biri. 2 Ağustos’ta Sexton 9 kredi kartı (biri Hotel Algonquin’den), 220 dolar nakit ve seyahat çekleri (muhtemelen parkmatikler için 5 dolar metal para) teslim etmiş. Eşyalarını 7 Ağustos’ta geri almış.

Sexton’un eski öğrencilerinden Elanor Morris, Sexton’la beklenmedik şekilde McLean’da Kuzey Belknap’ta karşılaşmıştı. “Seminerlerden beni hatırladı, ama fazla konuşmadık. Görünümü çok kötüydü … kalbim parçalandı.” Akıl hastalığının berbat yüzü kendini gösteriyordu: zarif, arka arkaya sigara içen, Pulitzer ödüllü Sexton eski hasta-öğrencilerinin arasındaydı. İntihardan bir yıl önce en son şiir kitabı olan The Awful Rowing Toward God (Tanrı’ya Doğru Korkunç Kürek Çekiş) çalışmasına başladı.

Morris 5 Ekim 1974’de saatli radyosuyla nasıl uyandığını hala hatırlıyor. Bir spiker şair Anne Sexton’un öldüğünü haber veriyordu. Morris “Radyo öldüğünü söylüyordu ama ben intihar ettiğini biliyordum, tüm sabahı ağlayarak geçirdim” diyor.

Morris, Sexton’un seminerler sırasında kendine verdiği 1966 tarihli Live or Die (Yaşa ya da Öl) adlı bir şiir kitabını hala saklıyor. İçine Sexton şöyle not düşmüş, “Benim yönüm yaşamak – Ellie’ye)

Eleanor Morris hala yaşıyor ve Concord, Massachusetts’de şiir yazmaya devam ediyor.

Yayın Adı: http://www.theatlantic.com
Çeviren: Şükrü Kaya
E-Posta: sukrukaya@hotmail.com


SYLVIA PLATH
1932 yılında Boston’da dünyaya gelen Sylvia Plath, 2. Dünya savaşının dehşeti altında büyüyen bir kuşaktan. Küçük yaşta (sekiz yaşında) babasız kalmış ve bir yalnızlığı büyütmüştür içinde hep. Feministik yaklaşımların ağırlık kazandığı Smith Koleji’nde okudu. Burada başarı üstüne başarı elde ediyor, neredeyse katıldığı her şiir ödülünü kazanıyordu. Kolejin üçüncü yılı sonunda yalnızlık, depresyon ve gördüğü yanlış psikiyatrik tedavi sonucunda intihar girişiminde bulundu. Bıraktığı mektuba “bir yürüyüşe çıktım, yarın dönerim” yazan Plath, yürüyüşten değil ölümden döndü ve akıl hastanesinde tedavi dönemi başladı. Tedaviden sonra Smith Koleji’ndeki eğitimini tamamladı. 1955 yılında Fulbright bursuyla iki yıllığına Cambridge Üniversitesi’ne gitti. Burada İngiliz şair Ted Hughes ile evlenerek İngiltere’ye yerleşti. Yalnız bir birey ya da toplumsal rol üstlenmiş bir ev kadını olmaktan kurtulma imkanı vermiştir bu evlilik ona; şair ve kadın olarak sürdürebilecektir hayatını. Ne ki Hughes, onu başka bir kadınla aldatır. Bu aldatma “kadınlık onuru” dışında derin bir yara açar onda; kendi tekilliğine dönme zorunluluğu. Son bir kaç ayında en güzel şiirlerini yazdı. 1963 yılında 30 yaşındayken intihar ederek yaşamına son verdi. Yeteneğini sergilediği ilk şiir kitabı The Colossus (1960) daha sonraki çalışmalarına göre daha geleneksel tarzda bir eserdir. 1959 yılında Robert Lowell’dan ders alan ve onun Life Studies adlı kitabının “itirafçı” stilinden etkilenen Plath, onun önde gelen şairler arasında sayılmasına neden olan çalışmasını yazmaya koyulmuştur. Sylvia Plath’ın ölümünden sonra derlenen Ariel, Crossing the Water, ve Winter Trees adlı 3 ciltlik şiir kitabı imgelem açısından ürkütücü ve esrarlı, teknik açıdan parlak ve duyguları çok güçlü bir şekilde yansıtan eserlerdir. Plath’in şiirlerini yalnız, acı dolu ve savruk bir yaşamın ifadeleri, sonuçları olarak görmek açık bir yanlış olur. Onun yalnızlığını, acısını büyüten kişisel yaşamının unsurları değildir yalnızca. Tüketen/tükenen bir çağ, evrilen bir toplum, tekniğin getirdiği açmazlar, nesneleşen bir insanlık ve erdemler, hakikati manipüle eden iktidar(lar) ve tüm bunları gizleyen savaşlar; savaşların insan yüzlerine vuran acıları… Tüm bunlar onun şiirini oluşturur ve mitik unsurlar… Yaşamın sahteliğini, hayal ürünü gibi görülen mitik unsurların içine gömerek yeniden asli anlamlarıyla inşa etmeye çalışır. Mitoloji, iktidar(lar)ın belirleyiciliğinden, insanı tüketen yetkesinden kurtuluş için bir menfez açar ona. İnsanlık anlamının ilkel (başlangıç/asli) köklerine yeniden dönüş imkanı arar böylece. Zorlu, zorlayan; kargışlayan, kışkırtan işte o denli de kendini örten imgelerle doludur şiiri. Gizini bulmaya, örtüsünü açmaya çalışırsanız size çok şey söyleyebilir.

ANNE SEXTON

Anne Gray Harvey Newton, Massachusetts’de 1928 yılında dünyaya geldi. Garland Junior Koleje devam etti, 19 yaşında Alfred Muller Sexton II ile evlendi. 1953 yılında depresyon teşhisiyle Westwood Lodge’da tedavi gören Sexton, kızının doğumundan sonra 1955 yılında tekrar aynı hastaneye yatırıldı. Doktoru tarafından şiir yazmaya teşvik edilen Sexton, 1957 yılında Boston’da şiir seminerlerine katıldı. Sexton’la bu seminerde tanışan şair arkadaşı Mexine Kumin, şiirin Anne Sexton’u hayata bağlayan tek şey olduğunu söylemiştir. Sexton, 1974 yılında 46 yaşındayken başarılı ve Pulitzer ödüllü bir yazın kariyerine rağmen intihar ederek yaşamına son verdi. Tıpkı arkadaşı Sylvia Plath gibi. Plath’in intiharından sonra “Slyvia’nın Ölümü” şiirini yazmıştı. Şiirden anlaşıldığına göre Plath’in yalnız gidişine biraz içerlemiş gibidir. Biraraya geldiklerinde ölümden ve intihardan konuşan bu iki şairden Plath tüm dünyada ünlenirken, Sexton unutulmaya yüz tutmuştur. Lowell, Plath ve Snodgrass gibi “itirafçı” şairlerin etkisinde kalan Sexton’un şiirlerinde duygusal yoğunluklarının ve kırılmalarının açık ve samimi bir yansımasını görmek mümkündür. Kendisine; içine dönük, doğrudan, yapmacıksız, hayatı sakladıklarıyla ele veren, çoğu zaman depressif ve delice yazmıştır şiirlerini. Erdem yoksunu, tükenmiş yaşamların “mutlu son”larına inanmaz, hayatın sahteliğini nesneleşin insanın yüzüne bir şamar gibi aşkeder.

ROBERT LOWELL

Robert Lowell 1917 yılında Boston’un köklü ailelerinden birinde dünyaya geldi. John Crowe Ransom’dan şiir eğitimi aldığı Kenyon Koleji’ne geçmeden önce iki yıl Harvard Üniversitesi’nde eğitim gördü, daha sonra Lousiana Üniversitesi’nde doktorasını tamamladı. Politik faaliyetlerde de bulunan Lowell II. Dünya Savaşı ve Vietnam savaşına şiddetli bir şekilde karşı çıktı, bu uğurda hapse düştü. Lowell, hayatı boyunca ciddi psikolojik travmalar, manik-depresif ataklar yaşadı ve defalarca tedavi gördü. Robert Lowell, 1977 yılında kalp krizinden hayatını kaybetti. Yaşadıklarının da etkisiyle 40’lı yaşlarında şiirlerinde kişisel tecrübelerini serbest tarzda aktarmaya başlayan Lowell, yazdığı serbest şiirleri Life Studies adlı kitabında yayınlandı. Bu kitap modern Amerikan şiirinde bir dönüm noktası olarak kabul edilmekte, pek çok eleştirmen Lowell’ı 20 yüzyılın ikinci yarısının İngilizce yazan en büyük şairi olarak tanımlamaktadır. Bir dönem çok etkilendiği şairlerden; Rilke, Baudelaire, Villon… çevirileri yapmış ve çevirilerinde orijinallerindeki “ses”i yakalayabilmek için “şairlerin kendi şiirlerinde tutundukları özgürlüğe” tutunmuş, bu nedenle çevirilerine Imitations (Taklitler) adını vermeyi uygun görmüştür. Allen Tate’nin etkisiyle çok sayıda klasik şiir yazan Lowell, ölçü ve kafiyeyi güçlü bir şekilde kullanmasıyla övgüler almıştır. İlk kitabı Unlikeness ve Pulitzer ödüllü ikinci kitabı Lord Weary’s Castle, Lowell’ın Episcopalyanizmden Katolikliğe geçişinin izlerini taşımakta ve Amerikan Püriten felsefesinin karanlık yüzünü irdelemektedir. Life Studies ise bir hesaplaşma (özellikle katolikçilik ve retorikle) gibidir. İçinde bulunduğu/içine düştüğü durumu; kopuşu, parçalanmayı, çöküşü başka tarzlarda yansıtmak yerine onlarla açıkça hesaplaşmayı seçer. Hayata cesaretle “kellesini” sunmaktır bu. Gerçeğin şimşekleri altında çıplak bir yürüyüş…

ALEX BEAM

Boston Globe yazarı Alex Beam, yakın zamanda yayınladığı Gracefully Insane: The Rise and Fall of America’s Premier Mental Hospital (Zarif ve Deli: Amerika’nın En İyi Akıl Hastanesinin Yükselişi ve Düşüşü) adlı kitabında kuruluşundan bugüne McLean Hastanesini incelemiştir. Kitabında ünlü şahsiyetlere ait ilginç hikayeleri de bulmak mümkündür. Business Week dergisinin Moskova ve Boston büro şefi olarak ta görev yapan Beam, Rusya hakkında iki roman yayınlamıştır. Atlantic Monthly, Slate ve Forbes için makaleler yazan Alex Beam Boston bölgesinin en iyi gazetecisi kabul edilmektedir. Halen New York, Massachusetts’de yaşamaktadır.

 

Şiirler:

Sylvia Plath

Boyunayım

Ama enine olmayı tercih ederdim.
Ben kökünü toprağa batırmış bir ağaç değilim
Taşları ve o ana sevgisini emen
Bu yüzden büyüyemiyorum parlak yapraklara her nisan,
Bir çiçek tarhının güzelliği de olamadım ne yazik ki
Sanki özenle boyanmıs ve kendi payına düşen hayranlarını kabul eder gibi,
Pek yakında bütün yapraklarından birer birer döküleceğini bilmeden.
Benimle karşılaştırılırsa, ölümsüz sayılır bir ağaç
Ve bir çiçek o kadar uzun boylu değildir belki, ama kalkişmanın anlamını bilir,
Bense ömrünü bir ağacın, cesaretini istiyorum bir çiçeğin.

Bu gece, yıldızların o sonsuz incelikte ışıkları altında,
Ağaçlarla çiçekler serin kokularını serperlerken havaya.
Aralarında yürüdüm, hiçbiri farkıma varmadan.
Uykuya dalmadan düşünürüm de bazen
Ben de onlar gibiyim aslında –
Düşüncelerim bulanır sonra.
Uzanıp yatmak, daha doğal geliyor bana.
Sınırı olmayan sohbet yürürlüğe girdiği zaman, gökle aramızda.
Ve son kez uzanıp yattığımda bir gün ben asıl o zaman yararlı olacağım:
O gün ağaçlar bana bir kez olsun dokunabilecek ve benimle ilgilenecek vakti olacak çiçeklerin

Çeviren: Enis AKIN

bayan lazarus

İşte yine yaptım
Her on yılda bir
Böyle bir tane beceririm
Bir tür ayaklı mucize, tenim
Bir Nazi lamba siperliği kadar parlak,
Sağ ayağım
Tüy kadar hafif
Yüzüm ifadesiz, incecik
Yahudi kumaşından.
Çözün kundağı
Ah, sevgili düşmanım.
Korkutuyor muyum? –
Burnu, göz bebekleri, 32 dişi yerli yerinde mi?
Acı nefesi
Ertesi gün yok olacak.
Yakında, cok yakında
Vahim bir öldür gücü
Evimde, etimde olacak
Ve ben işte gülümseyen bir kadın.
Daha sadece otuzunda.
Ve kedi gibi dokuz canlıyım.
Bu Üçüncü Sefer.
Ne lüzumsuzluk
On yılda bir imha.

Bu ne çok iplik.
Çekirdek yiyen kalabalık
İtişir içeri görmek için
Ellerimi ayaklarımı çözmelerini –
Muhteşem soyunmalar.
Baylar, bayanlar
Bunlar ellerim benim,
Bunlar dizlerim.
Bir deri bir kemik olabilirim, farketmez,
ben de onlardandım, tek tip kadın işte
İlk seferinde on yaşındaydım.
Kazaydı.
İkinci seferinde istedim
Bitirip gitmeyi ve hiç daha dönmemeyi.
Üstüstüme kapaklandım.
Tıpkı bir midye gibi.
Tekrar tekrar bağırmaları gerekti çağırmaları
Ve üstümden ayıklamaları inci gibi parlak yapışkan
Solucanları
Ölmek
Bir sanattır, herşey gibi.
Özellikle iyi yaparım.
Bir ölürüm ki, cehennemden gelir gibi olurum.
Bir ölürüm ki, adeta hakikaten olurum.
Sanki gider gibi bir davete.
Bunu yapmak çok kolay bir hücrede
Ölmek ve kımıldamamak
Ölüyü oynadığım tiyatroda sır/nın gelmesi gibi
Güneşli bir günde geri gel
Aynı yere, aynı yüze, zalim
Eğlenen çığrışlara:
‘Mucize!’
İşte bu yere yıkar beni.
Ama bir bedeli var.
Yara izlerime bakmanın, bir bedeli var.
Kalbimi dinlemenin —-
Hakikaten çalışıyor.
Bir bedeli var, çok büyük bir bedeli var.
Bir sözün, veya bir dokunuşun.
Ya da biraz kannımı akıtmanın.
Bir tutam saçımın veya elbisemden bir parçanın.
Eee, Herr Doktor.
Eee, Herr Düşman.
Sizin eserinizim ben,
Paha biçilmez,
Altın topu bebeğinizim
Bir çığlığa eriyen
Dönüyorum ve yanıyorum.
Gösterdiğiniz alakaya aldırmadığımi sanmayın.
Kül, kül –
Külü eşele bak.
Etten kemikten eser yok—-
Bir kalıp sabun
Bir nişan yüzüğü
Altın bir diş.

Herr Tanrı, Herr Şeytan
Savulun
Savulun.
Küllerin arasından
Doğrulurum kızıl saçlarımla
Ve çıt/r çıtır adam yerim.

Çeviren: Enis AKIN

babacım

Yapma, yapma, artık yapma
Bunu bana, ayakkabı kara.
İçinde yaşadığım bir ayak olarak
Otuz yıl boyunca, zavallı bir beyazlık,
Güçlükle nefes almaya cesaret ettiğim veya hapşırmaya.
Babacım, seni öldürmek zorundaydım.
Ben bir fırsat bulamadan önce sen öldün –
Misketle doldurulmuş gibi ağır bir çanta dolusu Tanrı,
Ürkütücü heykel, ayak baş parmağı
Bir San Fransisko fok balığı kadar kocaman.
Ve acayip Atlantikte bir kafa
Fasülye yeşilinin mavinin üstüne yağdığı yerde
Güzel Nusret’ten uzak sularda.
Seni iyileştirmek için dua ederdim.
Ach, du.
Alman dilinde; Polonya kasabasında
Silindirin altında ezilip dümdüz edilmiş
Savaşlarla, savaşlarla, savaşlarla.
Ama kasabanın adı çok sıradan dedi
Polonyalı arkadaşım
En az bir iki düzine kadar vardır aynısından.
Demek ki hiç bilemeyeceğim
Nereye koyduğunu ayağını, kökünü saldığını,
Seninle hiç konuşamadım.
Çene kemiğime sıkıştı kaldı dilim

Sesim bir kablonun içinde kısıldı.
Ich, ich, ich, ich.
Zorlukla konuşabiliyordum.
Her Almanı sen sandım.
Ve bu lisan kırıcı
Bir makina, sanki bir makina
Bacasından atıyor beni bir Yahudi gibi
Dachau, Auschwitz, Belsen’e bir Yahudi gider.
Yahudi gibi konuşmaya başladım.
Belki de bir Yahudi’yim ben.
Tirol’ün kar’ı, Viyana’nın açık renkli birası
Ne çok saf ne de gerçek.
Çingene kadın anam ve tuhaf şansımla
Ve Tarot kutumla, ve Tarot kutumla.
Gerçekten belki de Yahudi’yim ben.
Ben Sen’den hep biraz korktum,
Senin Nazi Hava Kuvvetleri’nden, agularından,
Ve jilet gibi bıyığından
Ve ari gözlerinden, parlak mavi.
Panzer-adam, Panzer-adam, Ey Sen –
Allah’la boy ölçüşen bir gamalı haç
Öylesine karasın, gökyüzünden hiçbir çığlık sızmaz içeri.
Her kadın bir faşiste tapar,
Suratta çizme, senin gibi bir
Acımasızin, acımayan acımayan kalbi.
Kara tahtanın önünde duruyorsun, babacım, öylece
Bendeki resminde,
Ayağın yerinde çenede bir çatlak ince
Ama bunun için daha mı az şeytan? Değil, hayır değil
Kırmızı temiz kalbimi ikiye bölen
Kara adam daha beyaz hiç değil
Seni gömdüklerinde on yaşındaydım.
Yirmisinde ölmeye çalıştım
Dönmek için geriye, geriye, geriye sana
Kemikler bile idare eder sandım.

Ama beni çıkardılar çuvaldan,
Ve parçalarımı zamkladılar birbirine tek tek.
O zaman anladım ne yapmam gerektiğıni.
Senin bir maketini yaptım.
Meinkampf bakışlı, kara giysiler içinde
Bir adam raflara ve vidalara aşık.
Ve evet dedim, kabul ediyorum.
İşte babacım, sonunda ben bittim.
Kara telefonun hattı kökünden kesildi,
Sesler kablolardan kıvrılarak geçemez artık.
Bir adam öldürseydim, iki adam öldürmüş olacaktım –
Kendisini sen olarak tanıtan
Ve bir yol boyunca kanımı içen vampir,
Yedi yıl boyunca, doğrusunu istersen.
Babacım, artık sırtüstü yatabilirsin.
Şişko kara kalbine bit tahta parçası saplı olarak
Köylüler zaten seni hiç sevmemişlerdi.
Mezarına topuk vuruyorlar, üstünde dans ediyorlar şimdi.
Hep biliyorlardı zaten senin sebep olduğunu bütün kötülüklere.
Babacım, babacım, adi herif, bitirdin beni.

Çeviren: Enis AKIN

kenar

Kadın mükemmeliğe erişti
Ölü
Bedeni bir zafer gülümsemesi takınmış
Bir Yunan gerekliliği yanılsaması
Tuğunun kakmalarında akmakta,
Çıplak
Ayağı konuşuyor adeta:
Yol buraya kadardı, artık bitti.
Her ölü çocuğa beyaz bir yılan dolanmıs.
Artık boşalmiş,
Küçük süt fışkırtıcılarina da birer tane.
Katlayıp kaldırmıs onları geri vücuduna
Bozulmaya yüz tutan bir bahçede
Gece çiçeklerinin tatlı,
Derin boğazından gelen kokular kanarken
Kapanan bir gülün yaprakları gibi.
Ayın üzülmesine gerek yok,
Kemikten kapşonunun içinden bakıyor.
Böyle şeylere alışkındır o.
Karalıklarını takırdatıyor ve peşinden sürüklüyor.

Çeviren: Enis AKIN

Aday

Önce, istediğimiz gibi biri misiniz bakalım?
Takma gözün,
Takma dişlerin, koltuk değneğin,
Askın, çengelin,
Takma göğüslerin

Ya da bir eksiğin olduğunu gösteren dikişlerin
Var mı?
Yok mu?
Öyleyse ne verebiliriz sana?
Ağlama.
Aç elini.
Boş mu?-Boş. Al sana onu dolduracak,

Çay getirecek,
Baş ağrılarını geçirecek ve ne dersen yapacak
Bir el.
Evlenir misin?
Garantisi var,

Kapar açık kalmışsa gözlerin
Ve eriyip gider kederinden.
Yeni bir parti çıkarmak üzereyiz tuzdan.
Bakıyorum çırılçıplaksın.
Bu elbiseye ne dersin —

Siyah ve sert biraz, ama iyi oturdu üzerine.
Evlenir misin?
Su geçirmez, dayanıklı her şeye, ateşe,
Damı delip geçen bombaya.
İnan bana, bunun içinde gömerler seni mezara.

Kafana gelince, kusura bakma ama, kafan boş.
Tam sana göre biri var elimde.
Gel şekerim, çık dolaptan.
Evet, ne dersin buna?
Kâğıt gibi bembayaz başlangıçta,

Ama yirmi beş yılda gümüş,
Altın olur elli yılda.
Canlı bir bebek neresinden baksan.
Dikiş diker, yemek yapar,
Konuşur, konuşur, konuşur.

Çalışır durumda, hiçbir eksiği yok.
Açılmış yaran varsa, yara lapası.
Gözün varsa, bir görüntü gözüne.
Evlât, bu senin için son kurtuluş fırsatı.
Evlenir misin, evlenir misin, evlenir misin?

 

Anne Sexton

Yıldızlı Gece

“Bu beni dehşetli bir ihtiyaçtan alıkoymuyor – hadi söyleyeyim – dinden.
Sonra gece dışarı çıkıp yıldızları resmediyorum”
Van Gogh’un kardeşine bir mektubundan

Şehir yerinde değil,
sıcak gökyüzünde boğulan bir kadın gibi
yükselip kayan karaşın bir ağaç dışında
Şehir sessiz, kaynıyor gece onbir yıldızla
Ah! yıldızlı yıldızlı gece!
Ben böyle ölmek istiyorum

Hareket halinde. Her biri canlı
Ay bile esniyor turuncu rengiyle
sürmek için çocukları, bir tanrı gibi, gözünden
Yaşlı ve esrarlı bir yılan yıldızları yutuyor
Ah! yıldızlı yıldızlı gece!
Ben böyle ölmek istiyorum:

atılıp kollarına gecenin canavarının
o büyük ejderha tarafından yutularak
hayatımdan kopmak istiyorum, izsiz işaretsiz
ne bir dans
ne bir ağlama.

Çeviren: Şükrü KAYA

 

Robert Lowell

Su içinde bir ağaç

Bu karanlıkları karanlıklar diledi – ve utanç
Bir omuz vuruşuyla geçti pencerelerimizin
önünden
Bu sokaklar Boston sokakları balam – ilk
sözümüz paradan
Bir kızoğlan kız gezinir sokaklarda
Şehrin karanlığını koyultur durur
Türlü çiçekler boy verir çevresinde
Yüzünden boyalan akar kaldırımlara
Ben bir zamanlar göz bebeğiydim onun
Gitti gider şimdi Babil’li kadınımız

Aşkımızdı gitti gider şimdi – bir böcek uçtu
uçar
Bir ağaca uçar sessiz – kaldırımlara uçar

Vızıl vızıl kulaklarımda duyuyorum
Bir konuyor bir uçuyor Babil’li sinekler
Bir karpuz gibi yarıyor – şehirleri duyuyorum
Bitmez tükenmez ağıdı bir şeytanın
Babil’in fildişi basamaklarını süslüyor – bir şehir
suda yüzüyor

Burası bankalar caddesi gün nedir görmemiş
Günışığı değmez – yalm bir kılıçtır Boston
Bir kanadını budamış tanrının – böğrümüze
saplanmış
Aşkımızdı gitti gider şimdi – bir böcek uçtu uçar
Bir ağaca uçar sessiz – kaldırımlara uçar

Bernadette’in yumuk gözlerine konarlar
Kalkıp giderler buz tutmuş sularına okyanus’un
Ve kadın mağaranın tam ağzındaydı – adam
gördü
Etli butluydu – Massabielle’de duruyordu
Aklın gözlerini kaybetmişti – görmüyordu
İsa’yla bir mezar ağzı açık bekliyordu
Jerico’nun duvarlarını – dünyanın bütün
sokaklarını yutacaktı
Bir şarkısını söylerdi okyanus şehirlerinin
“Şarkılar çağır ki Krallar kralı dirilsin”

Aşkımızdı gitti gider şimdi – bir böcek uçtu
uçar
Bir ağaca uçar sessiz – kaldırımlara uçar.

Babanın Yatak Odası

Babamın yatak odasında
mavi dizilidir
yatak örtüsündeki yazılar kadar ince,
perdelerdeki mavi noktalar,
mavi kimono,
çin terliklerindeki mavi pelüş şeritler.
Geniş parkeli taban,
zımparalanmış gibi düzgün.
Beyaz kağıttan gölgeliğiyle
parlak camlı gece lambası
hafif yükseltilmiş
ikinci cildinin üzerinde,
Lafcadio Hearn’in
Bilinmeyen Japon’a Bakış’ının.
Gergedan postu gibi cezalı,
çarpık zeytin rengi.
İlk sayfasında:
“Anneden Robbie’ye.”
Yıllar sonra aynı elde:
“Bu kitabın kullanımı zordur
Yangtze nehri üzerinde, Çin’de.
Bırakılmıştır öylece
bir fırtınanın açık lumbarında”

Çeviren: Şükrü KAYA

 

Satılık

Zavallı şaşkın oyuncak,
Şaşırtıcı bir savurganlıkla döşenmiş,
Yalnız bir yıl oturulmuş içinde –
Babamın Beverly Farms’daki yazlık evi
Öleli bir ay olmadan satışa çıkarıldı.
Boş, kapısı açık ve gizdeş,
Şehirdeki evden gelmiş eşyası
Ölü kaldırıcılar çıkar çıkmaz
Gelecek hamalları beklemenin
Sabırsızlığı içinde.
Annem, hazırlanmış,
Seksenine kadar yapayalnız
Yaşamanın korkusuyla
Ayı seyrediyor bir pencereden,
Yolculuk ettiği trende
İneceği istasyondan
Bir sonrakine kalmış gibi.

Çeviren: Cevat ÇAPAN