Öykü

Bir intiharın diyalektiği

Paylaş

Kirli mavi çantalı kızı kalabalık caddenin hemen çıkışında gördü. Belli belirsiz görüsünü doğrulamak için bir taraftan yarı koşar adımlarla kalabalığı yarmanın uğraşını veriyor, bir taraftan da kirli mavi çantalı kızın silüetini yitirmemeye çalışıyordu. İlerledikçe silüet belirginleşmeye başladı. Evet, görüsü doğrulanmıştı. Önce gözlerini kutladı, sonra her ikisine de ayrı ayrı teşekkür etti.

Kısa, ama hızlı adımlarla kirli mavi çantalı kıza yaklaştı. Kız, çevresindeki hemen hiçbir şeyi duyumsamazcasına, sanki en uzaklara bakarak yürüyordu. Belki öylesine kayıtsız, belki de öylesine duyarlı… Belki öylesine durağan, belki de öylesine devingen…
Adımlarını daha da sıklaştırdı. Önce kızın, ‘kirli mavi çantasına’ dokunmayı tasarımladı. Fakat ne aksilik kolları hareket etmiyordu. Biricik tasarımını edimleştirebilmek için -bilmem kaç kez- kollarını devindirmeye çabaladı. Lanet olsun. Olmuyor, olmuyordu. Vazgeçti, bu arada kollarına ağız dolusu bir küfür savurdu.
Sonra seslenmeye karar verdi. “Hey! Kirli mavi çantalı kız” diyecek oldu. Sesi boğazına düğümlendi. Fakat nasıl olur, dudakları pekala devinmişti. Sonra tekrar tekrar denedi. Sonsuz kadar denediğini sandı. Yorulduğunu duyumsadı. Başaramamıştı.
Kirli mavi çantalı kız yarı kararlı, yarı kararsız adımlarla yürümeye devam ediyordu. Ona yetişmeliydi. Fakat istençsiz bir edimle duraksadı. Adım atmaya çalıştı. Aman tanrım! gücü yetmiyordu. Yine denedi. Bir türlü olmuyordu. Gereksiz kalabalığın arasında donup kaldı. Yine başaramamıştı. Bütün bir edimselliğini kaybettiğini anladı. O an anımsayabildiği bütün edimlere -içtenliksiz bir mırıldanmayla- lanet okudu.
Kirli mavi çantalı kız hızla gözden uzaklaşıyordu. Kalabalık caddeyi bütün unsurlarıyla denetim altına alan insan seli önce kızın yarı kararlı, yarı kararsız adamlarını; sonra da ‘kirli mavi çantasını’ yuttu. Kız, uğursuz kalabalığın arasında yitip gitmişti.
Uzaklara, taa uzaklara bakakaldı. Kalabalık caddenin narin taşlarını bilinçsizce çiğneyen ‘insancıklar’dan başkaca hiçbir şey görememişti.
……………
Kesik kesik, ama duraksamazcasına, ısrarla çalan saatin sesiyle uyandı. Uzun gecenin bütün mahmurluğunu taşıyan gözkapaklarını yarım yamalak araladı. Hemen sonra bir önceki ediminin bilmem kaç katı hızla geri kapadı. Gördüğü kötümser, ama tatlı rüyadan soyutlanmak istemiyordu. Rüyanın hemen tamamını anımsıyordu. Son kareyi ani bir zihinsel devinimle kurguladı. Fakat kare; önce süratle dondu, sonra yavaşça flulaştı, en sonra büsbütün belirsizleşti. Özenle tekrar denedi. Ne çare! Aynı spekülatif başarısızlığı bir daha deneyimledi. Sinirlendi ve beynine küfretti.
İnatla çalmaya devam eden saatin zırıltısı yine kulaklarında çınlıyordu. “Nasıl kapatacağım?” diye düşündü. Bir de -kolaylıkla uyanabilsin diye- gece odanın en kuytu köşesine özenle yerleştirmişti saati. Böylelikle sabah, kapatmak için ayağa kalkmak zorunda kalacak ve aklı sıra uyku sersemliğini bütünüyle üzerinden atacaktı.
Her gece böyle düşünürdü zaten. Oysa sabah -bu düşünsel planının sadece yarısını edimleştirir- yani ayağa kalkıp saati kapatır, sonra bütün aceleciliğiyle kendini yatağa atar ve beş-on saniye sonra tekrar uyuyakalırdı.
Gariptir, bu kez öyle yapmadı. Hızla yataktan doğruldu, kızgın adımlarla saate yaklaştı ve alıp odanın taa öte ucundaki duvara fırlattı. Saatin pembe, plastik gövdesi -duvarla buluşur buluşmaz- paramparça oldu. Her bir parça ayrı bir yere dağılmıştı. Toplamaya bile tenezzül etmedi. Sonra bütün hışmını savunmasız bir nesneden çıkardığını uslamladı. Güldü, kendine kızdı.
Ani bir düşünsel dönüşümle kötümser, ama tatlı rüyasını anımsadı. İçten içe sevindi. Gördüğü rüyanın etkisiyle olacak, kalabalık caddeye gitme zorunluğunu hissetti. Rüyaları önemser, ama tabirlerine pek kulak asmazdı. Alelacele üzerini giyindi ve kalabalık caddeye doğru yola koyuldu.
Kirli mavi çantalı kızı kalabalık caddede görebileceğini sanıyordu. Hızla yürürken, bir taraftan da geçtiği gürültülü caddelerde kulaklarını tırmalayan korna, motor ve insan seslerine direniyordu. Çevresel faktörlerin -hala kurguladığı- seçkin rüyasını iğdiş etmesine izin veremezdi. Bu düşünceyle bütün spekülatif becerilerini kullanırken, birden kalabalık caddeye vardığını farketti.
Çevresindeki yoğun kalabalığı titizlikle gözlemledi. Kötü bir koku almışçasına yüzünü buruşturdu. Her bir buruşuk, aynı beğentisizliğin belirlenimiydi. Kirli mavi çantalı kızı görememişti. Bundan sonra hiç göremeyeceğine büsbütün inandırdı kendini. Acınası tinini bir umutsuzluk kapladı ve bu umutsuzluk az sonra beyninin tüm kıvrımlarını ele geçirdi.
Bir an düşüncelerinden sıyrıldı. İnsanlara baktı. Her biri ayrı tinsel durumlarla bütünleşmişti. Fakat hemen hepsi -hal ve tavırlarıyla- sanki hep bir ağızdan hayatın anlamlı ve yaşanası olduğunu tanıtlamaya çalışıyordu. Ya da kendi öyle savlamıştı.
“Primat dönmeleri” dedi kendi içinde. “Hepiniz acınası yaratıklarsınız. Sadece düşünürsünüz. Ama yapıp etmezsiniz. Atalarınız primatlar sizin gibi düşünmezlerdi, ama hiç değilse yapıp ederlerdi” diye mırıldandı devamla…
Birden özgürlük filozofu Ficthe’yi anımsadı. “Özgür olmak hiçbir şey demek değildir. Özgür oluşum içinde olmak herşeydir” derken, özgürlüğün süreğenliğini, “Düşünmek için değil, eylemde bulunmak için yaşıyoruz” derken insanoğlunun edimselliğini anlatmaya çalışmıştı.
Sonra çevredekilerin duyumsayabileceği bir sesle, “Stoacılar, birşeyler yaparak yaşadılar ve birşeyler yaparak öldüler” dedi. Onlar ‘onursuzca yanmaktansa, onurluca sönüp gitmeyi’ tercih etmişlerdi.
Ani bir düşünsel dönüşüm yaşadı. Hegel’in felsefesine aklı gitti. “Her ussal gerçek, her gerçek de ussaldır” demişti. Haklıydı. Saygı duyulası bir diyalektik dizgesi vardı. Sonra en önemlisi; ‘hiç olmakla’ ‘arı varlık olmayı’ aynılaştırmıştı. Ama çok gerçekçiydi. Öznel idealist tarafları hemen hiç yoktu. Oysa ona göre, her düşün adamının felsefesinde öznel idealizmden mutlaka küçük de olsa bir kalıt bulunmalıydı.
‘Öznellik’ deyince aklına Sartre geldi. Kötü bir koku almışçasına yüzünü buruşturdu. Günahı kadar sevmezdi Sartre’ı. “İnsan özgürlüğüyle öldürür içindeki Tanrı’yı, insan özgürlüğüyle insanlaşır” demiş, ama aslında böylelikle -söylediğinin tam tersine- ‘öldürdüğü Tanrı’yı insanlaştırmış, özgürleştirdiği insanı da tanrılaştırmıştı.’
Varlıktan varlığa ilinti olarak anlamlandırdığı ben ve ben olmayan ilişkisini tekbenciliğin yadsınması için sağlam bir gerekçe olarak sunmuş, ancak diğer taraftan “Başkaları hiçliktir” ya da “Başkaları cehennemdir” diyerek tekbenciliği kırabilecek olasılıkları bütünüyle ortadan kaldırmıştı.
Hem Sartre’ın uyumsuz kahramı -Kapalı Oturum’daki- Estelle değil miydi; “Benden birşey istenilmesine dayanamıyorum. Bu bana, hemen tersini yapma arzusunu veriyor” diyen.
Sonra -Sartre’ın dediği gibi- başkasının bakışı özneyi nesneye indirgemeye çalışmazdı. Tersine ‘özneyi özneleştirir, daha bir özne kılardı.’ Ama bakıştan bakışa da fark vardı hani.
Empatiyle bakmak, antipatiyle bakmak; umutlu bakmak, umutsuz bakmak; mutlu bakmak, mutsuz bakmak; ciddi bakmak, ciddiyetsiz bakmak; kararlı bakmak, kararsız bakmak; iyimser bakmak, kötümser bakmak; suskun bakmak, geveze bakmak; ilkeli bakmak, ilkesiz bakmak; gerçekçi bakmak, ülkücü bakmak; buyultulu bakmak, buyultusuz bakmak; çelişkili bakmak, çelişkisiz bakmak; aşkla bakmak, nefretle bakmak…
Düşünsel devinimlerini aniden sonlandırdı. İçine ‘Bulantı’ gelmişti. Devinimler kısa bir aradan sonra yine başladı. “Anılarımı şimdimle kuruyorum. Şimdi’ye atılmış bırakılmışım. Geçmişe ulaşmaya boş yere uğraşıyorum.” “Geleceğimi görüyorum. Gelecek orada yola koyulmuş, şimdiden biraz daha solgun” diyordu ‘Bulantı’da.
Sartre’a biraz hak verdi. Aslında Sartre’tan nefret etmezdi, sadece kıskanırdı onu. “Evet, onu kıskanıyorum. Çünkü o, benden daha fazla existansiyalist” dedi usulca. Yetkin bir varoluşçu kıskançlığın en içten itirafıydı bu usulca mırıldanış.
Ani bir karar verdi. Eve gidecekti. Bütün bir yaşamının en marjinal kararı olarak algıladı bunu bir an. Yola koyuldu. Eve vardığında saat bayağı geç olmuştu. Yatağına uzandı ve her zamanki gibi düşünmeye başladı. Kirli mavi çantalı kızı kalabalık caddede yine beklemiş, ama görememişti.
Öznel bir duyumsama, daha doğrusu anımsamayla geriye doğru ardışık zamansal ve aynı düzlemde yanyana uzamsal gerçeklikleri yine yaşadı. Zaten -uzun bir süredir- bu anısal gerçekliklerin sürekli devinen sonsuz evreninde yaşıyor ve yavaş yavaş yaşamsal ögelerin olmadığı zamansız ve uzamsız zaman ve uzamlara doğru yol almaya hazırlanıyordu.
O, uzun düşünüşler sonucunda aldığı marjinal karardan vazgeçmemek için kendi tinindeki korkak dürtüyü sürekli bastırıyor ve kararının bir başka el, bir başka irade, bir başka herhangi birşey tarafından yıpratıldığını ve ertelendiğini bahane etmiyordu. Marjinal kararını edimleştirmek için onu zamanın ince -ince olduğu kadar da belirgin- çizgisine hapsetmek zorunluğunu hissediyordu. O, artık bütünüyle felsefesel düşünüyor, duygularıyla düşüncelerinin; ussal ve tinsel devinimlerinin diyalektik birliğini ve bütünlüğünü a priori kabul ediyordu.
Kararlı bir bedensel devinimle ayağa kalktı. Sabah duvara fırlattığı çalar saatin dağılan pembe plastik parçalarını topladı. Sonra tozlu masanın üzerindeki silahını aldı.
Düşüncelerini şöyle bir yokladı, olgunlaşmışlardı. Marjinal kararlılığını koruduğunu anladı. Bir an çok büyümsediği İonia filozofu Herakleitos’u anımsadı. Titrek bir sesle, “Ölmekle yaşamak aynı şeydir. Çünkü onlar birbirlerinin ölümlerini yaşarlar ve birbirlerinin yaşamlarını ölürler” dedi.
Sonra, özgürlüğün bilincine varılmış tutsaklık, tutsaklığın bilincine varılmamış özgürlük olduğunu yüksek bir sesle haykırdı. ‘Kendi ağzıyla konuşmuş ve ikinci cümleciği kendi imzasını taşıyan bir düşünceyi dillendirmişti.’ Sonsuzca özgür olduğunu savladı ve iradesine teşekkür etti.
Silahı alnına dayadı. Yaşama on saniye daha dahil olmak istediğini farkedince bir an duraksadı. Ona kadar saydı. -Tinindeki kirli mavi çantalı kızı da öldürmek için- iki kez çekmeyi tasarladığı tetiği bir kez çekebildi. Marjinal kararını edimleştirmiş, fakat sadece kendini öldürebilmişti. Kapatmayı bilinçlice unuttuğu telefonun sesini duyunca tinini kutsanası bir umut kuşattı. Telefona uzanmak istediyse de bunu başaramadı. Bütün bir edimselliğini artık gerçekten kaybettiğini anladı. Nihayet zamansız ve uzamsız zaman ve uzamları kucaklamıştı. Geçmişin anısal gerçekliğinde bütün gizemler arasındaki en gizemli gizemi ve artık hiç yanıtlanmayacak soruyu bırakmış olsa da…
…………………
Neden sonra pembe, plastik gövdeli saatin kesik kesik, ama duraksamazcasına çalan ısrarlı sesiyle uyandı. Ayağa kalkıp saati kapattı. Bütün aceleciliğiyle kendini yatağa attı ve beş-on saniye sonra tekrar uyuyakaldı. Artık yeni, özgün rüyalar bekliyordu onu…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir