Öykü Mahzeni

Bir Aşk Cümbüşü

Paylaş

Üniversiteden arkadaşım Seraceddin yemin verdirdi,
“ölümü öp gelmezsen, bak bir daha konuşmam, hakkımı helal etmem.”
“Peki” dedim çaresiz.
Seraceddin aslen Ağrı Patnos’luydu. Ailesi Bursa’ya göçmüştü. Gecekondu mahallesinde bahçeliydi evleri. Küçük bir bahçesi. Yıllar sonra kentsel dönüşümde yıkıldı. Ne o güzelim ev kaldı ne de bahçe. Birkaç evin arsasının üzerine onbir katlı çirkin bir bina yükseldi. Seraceddin’ler de orada bir dairede tıkış tıkış oldular.
Bursa’yı hiç görmemiştim.
Seraceddin’in ısrarına dayanamayıp gece otobüse bindim. Sabah otogarda bekliyordu. Eve diye diretti. Hayır dedim. Ulu Câmie gittik. Namazdan sonra, çay ocağının birine oturduk. Simit peynir çay ziyafeti çektik.
Öğleden sonra Muradiye’deydik.
Çıkınca sarhoş bir halde yürürken onu gördük.
Seraceddin,
“Deli Ayten” dedi.
Duydu, bağırdı :
“Deli senin anandır!”
Göğsünde sapı bağlama, gövdesi cümbüş olan tuhaf bir saz, bir omuzunda davul, diğer kolunda kırmızı bir çanta… Çantanın iki kolundan birini bileğine geçirmişti. Beyaz, kalın kumaştan bir entari giymişti. Saçları kısaydı. Kulaklarında birbirinden farklı iki küpe vardı. Ayağında kırmızı bir naylon terlik… İnce dudaklı, kavruk tenli, kısa boyluydu.
“Bursa’nın gülü” dedi Seraceddin.
Yanımızdan geçerken ters ters baktı, uzaklaştı.
“Her gün öğleyin çarşıya gider davulu gümbürdetir. Esnafı bir uçtan diğerine dolaşır. Herkes kolundaki çantaya üçbeş kuruş atar.”
“Cümbüş de çalıyor mu?”
“Çalmaz olur mu? Önce davulla herkese gelişini duyurur. Sonra dükkânların önünden yürürken cümbüşle ortalığı inletir. Esnafın uğuru, bereketidir. Herkes, keşke dükkânıma girse diye can atar. Ayten hanım buyurmaz mısınız, diye davet eder.”
“Girer mi peki?”
“Nerdee… Binde bir. Çoğunlukla azarlar onları. Ne o kız, der, Yakup gibi kıvırıp duruyor, hoppalık yapıyorsunuz!”
“Gönlü nerede dilerse oraya yani…”
“Evet, tam olarak öyle. Girerse o esnafa piyango vurmuş oluyor.”
“Öyküsünü biliyor musun, kim bu kadın?”
“Valla havlucu İsmet abi var, bedestende. O anlatmıştı. Bu, delilerin en akıllısı, demişti. Yürüyünce ardı sıra çocuklar kuyruk olurmuş. Bursa’nın meczupları her sene, Hıdırellez’de bir araya gelirmiş. Ayten Hıdırellez’in ilk Pazar günü, süslenir püslenir, kan kırmızısı rujunu sürer, en şık elbisesini giyer, çantası papuçları yine çok şık, davulunu, cümbüşünü çantasını sırtlanır çarşı meydanına gelirmiş. Davula üç kez vurunca iki meczup peydah olur; bunun ardısıra yürümeye başlarmış. Yürü yürü bir sokağın başında durur, yine davula vurunca bu kez ikisi daha çıkagelir, diğerlerinin arkasına, derken bunlar bir manga gibi, en önde Ayten arkasında dizi dizi meczuplar tempo tutarak yürürmüş. Kız Yakub Mahallesindeki müzisyenler kahvesinin önüne kadar gelirlermiş. Tabi pencere, dükkân ve ev önlerinde herkes alkışlarmış. Müzisyenler kahvesine gelince, oradakiler çıkar, herkes çalgısını alır, bunları müzikle karşılarmış. Akşama kadar bir cümbüş ki sorma gitsin. Çalar, oynar, eğlenir sonra dağılırlarmış. Çok tevatür dolaşıyormuş hakkında. İsmet abi, karasevdadan böyle olmuş demişti. Zamanında zengin bir ailenin tek çocuğuymuş. Kız Yakup mahallesinde bir konakta oturuyorlarmış. Müzisyenler kıraathanesinde genç bir adama âşık olmuş. Kendisi henüz onyedi bilemedin onsekiz yaşında. Cümbüş Hasan adında o da onsekizinde bir müzisyene fena sevdalanmış. Babası, zinhar olmaz demiş. Gönül ferman dinler mi… Hastalanıyor. Yemeden içmeden kesiliyor. Zayıflıyor, eriyor. Konuşmuyor, kilitleniyor. Saatlerce odasından çıkmıyor, tavana, duvara bakıyor. Babası annesi kahroluyor. Doktora götürüyorlar. İş işten geçmiş. Karasevdanın ilacı olur mu? Doktor, “sevdiğine kavuşursa belki iyileşir” diyor. Evlenmesine razı oluyorlar ama iş işten geçmiş. Cümbüş Hasan başkasıyla evlenmiş, çoluğa çocuğa karışmış. O gün bugün bir omuzunda davul, diğerinde cümbüş sokaklarda gezip duruyor.”
“Defter böyle kapanmış yani…”
“Kapanmış mı bilmiyorum.”
“Cümbüşle ne çalıyor peki?”
“Ne çalacak, Malatyalı Fahri’nin “sensiz sönmez şu kalbimin ateşi, melül mahzun bakınanım nerdesin” şarkısını…”
“Nasıldı o?”
“Bir kerecik daha görsem cemalin, ciğerimi yakan nazlım nerdesin? Gül yerine koklananım nerdesin, kitap gibi okunanım nerdesin, benim boynum büken nazlım nerdesin, ciğerimi yakan nazlım nerdesin…”
“Nerdesin ha!”