Deneme

Beşiktaş’ta… Sahilde…

Paylaş

Beşiktaş’tasınız, sahilde… Korkunç bir gürültüyle rıhtıma çarpan dalgalar, önce beyaz bir toz bulutu gibi havalanmakta, sonra yüzlerce sivrisineğin hücumundan farksız bir şekilde yüzünüze yapışmaktadır. Kalbinizi, fırtınanın getirdiği çarpışma tasasını düdüklerinin tiz çığlıklarıyla ifade eden gemilerin kazan dairesine benzetmektesiniz. Karşınızda Üsküdar heybetli bir kardanadam edasıyla ve o edanın altında hala koruduğu şahane vakarıyla gözünüzde daha bir yücelmiştir. Valide Sultan Camii’nin kubbesinden bir ak güvercin sürüsü halinde savrulan, peşinden Boğaz’ı çılgın kavislerle kesen beyaz bir tipi ceketinizin örtemediği mahalleleri bir bir bulmakta, uzun ve yeşil başlı bir yılanın kızgın kumlar üzerinde kaymasını hatırlatan bir sinsilikle koynunuza akmaktadır.

Buna rağmen, kalbinizi, çarpışmamak için çırpınan kocaman gemilerin kazan dairesine benzettiğinizi unutmakta ve üşümemektesiniz. Dişlerinizin takırdamasına, omuzlarınızın horon tepen karadenizlininki gibi sarsılmasına müsaade etmeye azimli olduğunuzu anlayan rüzgar bir anda tavrını değiştirmiş, içinize içinize ıslıklayıp, üflemekte, her insanın kendi iç alemindeki ahengi kuran musıkinin sizdeki tenekeleşmiş gürültüsünü bastırmaya çalışmaktadır. Rüzgarla birlikte kar da şiddetlenmekte; soğuk, iliklerinize işlerken düşünceleriniz buz kesilmekte, hareketleriniz taşlaşmaktadır. Siz hala titremekte, metanetinizi ulu çınarlar gibi muhafaza etmektesiniz. Ama, yine de inanmamaktasınız!..

Niçin bugün çok şanssız bir gününüzde olduğunuzu kabul etmemektesiniz? Buraya neden geldiğinizi hatırlamaya çalışın… Bugüne kadar tanımadığınız köşeli, belki de yuvarlar bir boşluk hissi bir sabah bir tüy hafifliğinde içinize çökerken size birşeyler ilham etmeğe çalışmış; siz ise belli belirsiz, arasıra yekpareleşen, bazen kopuk-kopuk olan düşüncelerin sevkiyle, Boğaz’ın serin sularının duyulabildiği bu yere kadar gelebilmiştiniz. Gelebilmiştiniz zira, bereketli birer para çeşmesi olan işyerlerinin kilitleri bile buz tutmuşken sokağa çıkabilecek bir mecnunun varlığına kimse inanmamaktaydı. O zamandan beri dikilip kaldığımız bu yerde lodos ve tipi bugün şanssız bir günümüzde olduğunuzu ispat etmeye çalışmakta, ağaçların dibine yığdığı karları tekrar yerinden sökerek üzerinize boşaltmaktadır. Kabul edin dostum… ve inanın!..

İşte hain bir el geldi, olanca hoyratlığıyla arkanızdan itti.
Artık ne boğuştuğunuz dalgaların sesini duymakta, ne de az önce iki siyah nokta olarak terkettiğiniz yerin beyaz bir örtüyle kaplandığını görmektesiniz. Tükenen nefesinizde dondurucu bir soğuğu üflemekte olduğunuzu hissetmekteyim. Elimi uzatmam gerektiğini gözlerinizden okumaktayım; ama ben size elimi uzatmakta ve siz onu tutmamaktasınız. Bugüne kadar sizi kucaklayan, ellerinizi sımsıkı saran bütün ellerin en az benimki kadar vehmi olduğunu anlatmaya çalışmaktayım. Artık inadı bırakın dostum, inanmakta olduğunuzu görmek istiyorum…

Üzerinizdeki dünyada kopan fırtınalar size ulaşamamaktadır. Suyun derinliklerinde up-uzun bir kibrit kutusu gibi yekpareleşen sessizliğin bütün eski fikirlerinizi alt-üst ettiğini hissetmekte ve iki sene önce üzerinizde siyah simokininizle lacivert papyonunuz, kolunuzda bembeyaz bir gelinlik olduğu halde evlendirme dairesini alkış sesleri ve kahkahalarla aydınlatan lambanın uçuşan vehminizde birlikte önce bir kor olduğunu ve şimdi siyah bir beneğe dönüşerek insafsız bir kurt suretine girdiğini görmekte ve dehşete düşmektesiniz. Artık inanmaktasınız, kapanan gözlerinizde anlamaktayım bunu. “Artık ne ehemmiyeti var?” demeyin, önemi olmasa hiç anlatır mıydım! Siz görmüyorsunuz ama, üzerinizde bir vapur geçmekte. Kolay değil, bütün bir geceyi suyun altında geçirdiniz. Yeşyeşil omurgasının Boğaz’ın mavi sularıyla teşkil ettiği mükemmel ahenkle kayıp giden bu geminin “şehir hatları vapuru” olduğunu anlamanız için bir görmeniz yeterdi. Ama siz görmemektesiniz değil mi? Saatin 09.00’a geldiğini, garsonun acele adımlarla, işlerine gitmekte olan yolculara çay dağıtmakta olduğunu bilmemektesiniz. Güvertenin kapalı kısmındaki en ücra koltukta siyah iskarpinleriyle, siyah takımı ve siyah fotörüyle, elinde tuttuğu gazetesinin arkasından başını uzatan esmer bir adamın çaycıya seslenmekte olduğunu da işitmemektesiniz. Boğaz köprüsüne bakan camın kanarındaki bir koltuğa soğuğu hissetmesmişçesine yayınan kadının, en az dudakları ve yanakları kadar boyalı bir gazeteyi süzmekteyken, elinde tuttuğu bardağın boşalmış olduğunu söylemekteyim size… söylemekteyim mi, ne kadar da inanmamaktalar… O kadının karşısındaki koltukta bastonuna dayanmış bir ihtiyarın, ne dalgaların korkunç sarsıntısına, ne de okuduğu tuhaf bir haberin zihninde kopardığı tezatla gülücükler yağdıran o kadının evli olup olmadığına aldırmamaksınız uyumaktadır. Garip gelecek ama, kantinin hemen yanındaki iki sırayı boylu boyunca dolduran gençlerin birbirleriyle şakalaşmaları, ardından korkunç gürültülerle kahkaha atmaları, hatta arada bir küfretmeleri bile onu uyandıramamaktadır. Şu anda rüya görmekte olduğuna ihtimal vermesem, onun inanmakta olduğunu dahi söyleyebilirdim. Ben, sizden ve onlardan daha bahtiyar sayılırım. Bulutların arasında nasılsa sıkışıp kalmış bir boşluğun dayanılmaz bir gürültüyle başıma düşüp, beni yere sırtüstü uzattığında, etrafımdaki kalabalığın gözleminin içine nasıl bön-bön baktığını gördüğüm an ne kadar yalnız olduğumu hissetmiş ve yalnızlığın idrakinden gelen bir güçle beni o ana kadar hayata sımsıkı bağladığını zannettiğim yüzlerce halatın ne kadar kof ve vehmi olduğunu teslim ederek, ürpermiştim.

Kendi elimin yetişemediği ve kendilerinin varlığı bir yığın ‘yok’un varlığına bağlı olan muzdarip bekleyişlerimin de beni taşıyamayacağı, emellerimle kurulan o koskoca alemin bir hüsran yağmuru halinde tekrar kalbime çökmesine engel olacak olan neydi? O ana kadar hepsini şefkatli birer dost olarak bildiğim şu insanlar mı!?.. Onlar küçücük bedenlerinde taşıdıkları ve içlerinde emel iplikleriyle örülmüş kocaman dünyaları gezdiren akıl denen afacanın kayıt tanımaz coşkunluklarına karşı koymaktan aciz değiller mi ki?.. İşte ben bunu gördüğüm zaman tıpkı şimdiki siz gibi inanmış; vehimlerime renk veren mumları bir nefeste söndürerek, yalnızlığımın arkasında güneşin doğduğunu farketmiş, yalnızlığına rağmen bu hakikat güneşinin beni çok uzaklara kadar sürükleyeceğini anlamıştım.

Şimdi siz yep-yeni bir alemin eşiğinde, yep-yeni kalabalıklara karışmak üzereyken, ben de bu alemdeki kalabalıktan sıyrılıp, kendi iç alemimdeki zenginliğe kanat çırpmaktayım.

Görüşmek umuduyla dostum…